Yazı Hakkında

Başlık:Avrupa’dan Gelen “Anadolu”…
Kaynak:Cumhuriyet Gazetesi (s.3)
Tarih:19 Temmuz 1996, Cuma

Yazı

HAFTAYA BAKIŞ

AHMET TANER KIŞLALI

Avrupa’dan Gelen “Anadolu”…

Gecenin geç bir saati. TRT nin radyolarından birinde, Almanya’dan bir ses.

Bilgili, bilinçli, yurt sevgisi dolu bir Türk. Evinin çatısına çok pahalı bir anten taktırmış, sırf bu radyo yayınlarını alabilmek için… Hasret giderebilmek için.

Ama Türkiye’ye gelip yerleşmeyi düşünmüyor.

Uzun yıllardan sonra denemiş… Olmamış… Biraz üzgün:

– Bunca yıldan sonra, insan alışkanlıklarını değiştiremiyor…

Belçika vatandaşlığına geçen yabancılar arasında Türkler dördüncü sırada… Fransızların hemen arkasından.

Daha üç yıl öncesine kadar, ancak 3 bin kadar Türk, Hollanda vatandaşı… Bugün bu sayı 100 bini aşmış durumda.

İki yıl kadar önce, Almanya’da Tübingen Üniversitesi’nde bir konferans vermiştim. Konuşmamın sonunda söz alan genç bir Türk kızının ilk tümcesi şu oldu.

Biz Avrupalı Türkleriz!

Artık şu “gurbetçi” lafı çok sırıtıyor. Gerçeği yansıtmıyor.

Sadece Almanya’da binlerce Türk işadamı, doktor, mühendis ve on binlerce üniversite öğrencisi var. Ve onlar “gurbetçi” falan değil; Avrupalı Türkler!

★★★

Önümde Brüksel’de yayımlanan aylık bir derginin ilk sayısı duruyor: “Anadolu’’.

Bol resimli, incir çekirdeğini doldurmayan konuları işleyen Türkiyeli dergilerden çok farklı… Avrupalı Türklerin dergisi olduğu belli.

Dergi sormuş, üç önemli kişi de yanıtlamış.

Tansu Çiller (Dışişleri Bakanı):

“Yunanistan’ın, Avrupa Topluluğu’na katıldıktan sonra, Türkiye-AB ilişkilerinin gelişmesine engel olduğunu yaşadığımız tecrübeler gösteriyor.”

Raymonde Dury (Avrupa Parlamentosu’nda Belçikalı Sosyalist Milletvekili):

“Ben hatta orta vadede, Türkiye’nin AB’ye tam üyeliğinin gerçekleşeceğini düşünmüyorum. İstiyorum, ama bunun gerçekleşebileceğine inanmıyorum… Türkiye ile Yunanistan arasındaki sorunlara çözüm bulmak lazım. Kıbrıs meselesi de
var. Ama bir Yunanlı gelip geçmişte ülkesinin Türkler tarafından işgal edildiğini söyleyince susturuyorum. Bizim de çok daha kısa bir süre önce Almanlar tarafından işgal edildiğimizi, bu işgalin
çok daha acılı olduğunu anlatıyorum.”

Mümtaz Soysal (Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu Başkan Yardımcısı):

“Avrupa’nın bazı ülkeleri, örneğin İngiltere, Türkiye ile ilişkilerinde yapmak istemediği bazı şeyler varsa, bunu kendisi reddetmiş gözükmüyor. El altından Yunanistan’ı veto hakkını kullanmaya itiyor. Milli Mücadelede de kendisi karşı koyacağı ve bunun bedelini ödeyeceği yerde, Yunanistan’ı kullanmıştı… Bütün koşullarını yerine getirsek, bizi tam üyeliğe kabul edecekler mi? Bu soruma hiç kimseden yanıt alamadım. Delors’un ‘Avrupa bir
Hıristiyan topluluğudur’ sözü var. ‘Dinimizi mi değiştirmemizi bekliyorsunuz?’ dedim, cevap vermediler…”

★★★

Ve “Anadolu”nun sayfalarında dolaşırken, Dr. Lütfi Doğan’ın bir yazısına rastladım. Eski Diyanet İşleri Başkanı; kendisiyle aynı hükümette bulunmaktan onur duyduğum Sayın Doğan şöyle diyor:

“Bilim olgular, din ise anlam ve inanç dünyası ile ilgilidir. Bilim olgulara, din ise inanca dayanır. Köktenbilimcilerimiz, dinin yerine bilimi geçirmek isterler. Oysa hiçbir bilimsel teori dinin yerini tutmaz. Köktendincilerimiz de dini bilimin yerine geçirmek, bilimin görevini dine yüklemek isterler. Köktenbilimcilik ile köktendinciliğin aynı bağnazlık noktasında birleştiği ve ikisinin de yanlış olduğu açıktır. İslam dinine göre, insanları ve toplumları aydınlık kılacak olan bilimdir, bilgidir.”

Avrupa’da bir “gurbetçiler” var, bir de “Avrupalı Türk”ler… Ve bu ikincilerin önemi giderek artıyor.

“Anadolu” (faks: 32-2-465 77 92), ilk sayısında merhaba derken, bir noktanın altını çizmiş:

“Türkiye’deki siyası partiler, Avrupalı Turkleri de temsil etmekle yükümlüler… Bulunduğumuz ülkelerde artık ‘yolcu’ değil, ‘hancı’yız. Bu nedenle Anadolu gibi dergilerin çoğalması, fikirlerimizi yansıtması, haklarımızı savunması, sesimizi duyurması gerekiyor.”

GÜLE GÜLE SAYIN DOPFFER!

Çok nitelikli ve başarılı bir diplomat olan Fransız Büyükelçisi François Dopffer, Türkiye’den ayrılıyor. Onur duyduğum “Yüksek Liyakat Nişanı”nı, hükümeti adına bana kendisi takmıştı. Nilgün’ü kaybettiğim saatlerde, yaşlı gözlerle hastaneye ilk koşanlar arasındaydı. İstanbul doğumlu, Türkçeyi bizim gibi konuşan eşi Buthilde ise bizden birisiydi… İkisine de mutluluk ve yeni başarılar diliyorum.

Orijinal Görsel

Yorum ekle

Yorum yaz

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: