<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/"
	>
<channel>
	<title>
	Ahmet Taner Kışlalı için yorumlar	</title>
	<atom:link href="https://www.ahmettanerkislali.com/comments/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ahmettanerkislali.com/</link>
	<description>Dijital Arşivi</description>
	<lastBuildDate>Mon, 24 Oct 2022 18:30:46 +0000</lastBuildDate>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>
		Anı Defteri yazısına Adnan Binyazar tarafından yapılan yorumlar		</title>
		<link>https://www.ahmettanerkislali.com/ani-defteri/comment-page-11/#comment-45</link>

		<dc:creator><![CDATA[Adnan Binyazar]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 24 Oct 2022 18:30:46 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ahmettanerkislali.com/?page_id=8509#comment-45</guid>

					<description><![CDATA[Işık saçan bir aydın
Adnan Binyazar

&lt;code&gt;Düşünce düşmanı katiller, Cumhuriyet gazetesinin canına kıydıkları Uğur Mumcu, Onat Kutlar, Cavit Orhan Tütengil, Muammer Aksoy, Bahriye Üçok gibi seçkin yazarlarına, 21 Ekim 1999&#039;da saat 09:40&#039;da Ankara&#039;da evinin önünde arabasına bomba koyarak Ahmet Taner Kışlalı&#039;yı da kattılar.
Hem Hacettepe Üniversitesinde hem 1978-1982 yıllarındaki Kültür Bakanlığı döneminde Kışlalı&#039;yla birlikte çalıştık. Düşüncesi gibi duyarlığı da arınık seçkin bir bilim insanı, erdemiyle ışık saçan bir aydındı.  
1977&#039;de siyasal durum düzelince CHP&#039;den milletvekili seçilen Kışlalı, 1978&#039;de Bülent Ecevit&#039;in kurduğu 42. hükümette Kültür Bakanlığına getirildi. Kışlalı&#039;ya kültür Bakanı olduğunu açıklayan Altan Öymen&#039;in izlenimleri, onun, az insanda rastlanan kişilik portresidir:
&quot;Kültür Bakanı olduğunu kendisine açıkladığımda yüzünde sevincin işaretlerini görmemiştim. Yalnızca gözlerinde önemli bir sorumluluk yüklendiğinin bilince varan ışıltının çıktığını gözlemiştim.&quot;
&lt;/code&gt;

İki atama
    Ecevit döneminde Ankara Gazi Eğitim Enstitüsünde öğretmendim. Sağ görüşlü hükümet başa geçince zamanın Milli Eğirim Bakanı beni önce Erzurum Eğitim Enstitüsüne sürdü. Birkaç gün sonra da ne olduysa onun imzasıyla Yenimahalle&#039;ye yarım saatlik Şentepe Ortaokuluna atandığıma ilişkin bir yazı aldım.
    Hangi düzeyde olursa olsun, öğretmenliğimde öğrenciye okuma alışkanlığı kazandırmak temel amacım olmuştur. İki yılımın geçtiği okuldan ayrıldığımda her öğrencinin kitaplığında yirmiye yakın kitap birikmişti.
    Kışlalı göreve başladığının ertesi günü okula telefon edip beni Yayımlar Dairesi Başkanlığına getirmek istediğini bildirmiş, ertesi gün de bakanlıkta göreve başlamıştım.
    Müsteşar da Atatürk&#039;ü &quot;kendine özgü bir yaşam ve kişiliği&quot;yle devrim tarihinde anıtlaştıran Prof. Dr. Şerafettin Turan&#039;dı.

Klasikler
    Dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan-Âli Yücel klasiklerin basımına öncelik vererek kültür dünyamızın alanlarını daha da genişletmişti. Böylece kitaplıklar kısa sürede yüzlerce klasikle donanmış, buna bağlı olarak, en azından okul bağlamında okuma oranı da yükselmişti.
    Aydınlanma devriminin ilk aşamasının kitapla aşılıp bilgi toplumu yaratılabileceği inancındaydı Yücel. 1950 yılında Demokrat Parti yönetime gelince Tercüme Bürosunu kapatıp klasiklerin basılmasına son vermişti. Kışlalı göreve başlayınca ilk toplantısında klasiklerin basılması kararı alınmıştı. &quot;Tercüme&quot; dergisi, &quot;Çeviri&quot;, &quot;Milli Kültür&quot; dergisi de &quot;Ulusal Kültür&quot; adını taşıyacaktı. Değişimler, değerlendirme yarkurulları oluşturularak bir ay içinde gerçekleştirildi.
    Kışlalı birtakım ayrıntılarda ona yardımcı olalım diye, o zamanki adıyla Sovyetler Birliği ziyaretinde yanına müsteşarla beni de almıştı. Yurtdışına ilk çıkacaktım. Moskova, Leningrad, Bakü, Taşkent, Samerkand gibi kendine özgü ayrı önemleri olan bu kentleri görmek, bana ayrı bir kültür dünyasının kapılarını açmıştı.

Acılar dağı
    Kışlalı dayanılmaz acılara uğradı. Nasıl kara bir yazgı olmalı ki, geçirdiği bir araba kazasında, hayata sevinci, özverili yapısıyla tutunan eşi Nilgün&#039;ü yitirdi. Onun, yaşamı boyunca tek hücresi leke tutmamış canına kıyıldı.
    Bu yazıyı kaleme alırken, dakikalarca Anna Ahmadova&#039;nın şu dizeleri bir an olsun dilimden düşmedi:
    &quot;Tıpkı senin gibi ben de katlanıyorum karanlığı bitmeyen ayrılığa. / Neden ağlıyorsun? Ağlayacağına elini uzat bana,/ Söz ver yeniden geleceğine bir düşte./ Sen ve ben bir acılar dağıyız. Sen ve ben bir daha buluşamayacağız bu yeryüzünde./ Ah, yıldızlarla geceyarısı bana bir selam gönderebilsen.&quot;]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Işık saçan bir aydın<br />
Adnan Binyazar</p>
<p><code>Düşünce düşmanı katiller, Cumhuriyet gazetesinin canına kıydıkları Uğur Mumcu, Onat Kutlar, Cavit Orhan Tütengil, Muammer Aksoy, Bahriye Üçok gibi seçkin yazarlarına, 21 Ekim 1999'da saat 09:40'da Ankara'da evinin önünde arabasına bomba koyarak Ahmet Taner Kışlalı'yı da kattılar.<br />
Hem Hacettepe Üniversitesinde hem 1978-1982 yıllarındaki Kültür Bakanlığı döneminde Kışlalı'yla birlikte çalıştık. Düşüncesi gibi duyarlığı da arınık seçkin bir bilim insanı, erdemiyle ışık saçan bir aydındı.<br />
1977'de siyasal durum düzelince CHP'den milletvekili seçilen Kışlalı, 1978'de Bülent Ecevit'in kurduğu 42. hükümette Kültür Bakanlığına getirildi. Kışlalı'ya kültür Bakanı olduğunu açıklayan Altan Öymen'in izlenimleri, onun, az insanda rastlanan kişilik portresidir:<br />
"Kültür Bakanı olduğunu kendisine açıkladığımda yüzünde sevincin işaretlerini görmemiştim. Yalnızca gözlerinde önemli bir sorumluluk yüklendiğinin bilince varan ışıltının çıktığını gözlemiştim."<br />
</code></p>
<p>İki atama<br />
    Ecevit döneminde Ankara Gazi Eğitim Enstitüsünde öğretmendim. Sağ görüşlü hükümet başa geçince zamanın Milli Eğirim Bakanı beni önce Erzurum Eğitim Enstitüsüne sürdü. Birkaç gün sonra da ne olduysa onun imzasıyla Yenimahalle&#8217;ye yarım saatlik Şentepe Ortaokuluna atandığıma ilişkin bir yazı aldım.<br />
    Hangi düzeyde olursa olsun, öğretmenliğimde öğrenciye okuma alışkanlığı kazandırmak temel amacım olmuştur. İki yılımın geçtiği okuldan ayrıldığımda her öğrencinin kitaplığında yirmiye yakın kitap birikmişti.<br />
    Kışlalı göreve başladığının ertesi günü okula telefon edip beni Yayımlar Dairesi Başkanlığına getirmek istediğini bildirmiş, ertesi gün de bakanlıkta göreve başlamıştım.<br />
    Müsteşar da Atatürk&#8217;ü &#8220;kendine özgü bir yaşam ve kişiliği&#8221;yle devrim tarihinde anıtlaştıran Prof. Dr. Şerafettin Turan&#8217;dı.</p>
<p>Klasikler<br />
    Dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan-Âli Yücel klasiklerin basımına öncelik vererek kültür dünyamızın alanlarını daha da genişletmişti. Böylece kitaplıklar kısa sürede yüzlerce klasikle donanmış, buna bağlı olarak, en azından okul bağlamında okuma oranı da yükselmişti.<br />
    Aydınlanma devriminin ilk aşamasının kitapla aşılıp bilgi toplumu yaratılabileceği inancındaydı Yücel. 1950 yılında Demokrat Parti yönetime gelince Tercüme Bürosunu kapatıp klasiklerin basılmasına son vermişti. Kışlalı göreve başlayınca ilk toplantısında klasiklerin basılması kararı alınmıştı. &#8220;Tercüme&#8221; dergisi, &#8220;Çeviri&#8221;, &#8220;Milli Kültür&#8221; dergisi de &#8220;Ulusal Kültür&#8221; adını taşıyacaktı. Değişimler, değerlendirme yarkurulları oluşturularak bir ay içinde gerçekleştirildi.<br />
    Kışlalı birtakım ayrıntılarda ona yardımcı olalım diye, o zamanki adıyla Sovyetler Birliği ziyaretinde yanına müsteşarla beni de almıştı. Yurtdışına ilk çıkacaktım. Moskova, Leningrad, Bakü, Taşkent, Samerkand gibi kendine özgü ayrı önemleri olan bu kentleri görmek, bana ayrı bir kültür dünyasının kapılarını açmıştı.</p>
<p>Acılar dağı<br />
    Kışlalı dayanılmaz acılara uğradı. Nasıl kara bir yazgı olmalı ki, geçirdiği bir araba kazasında, hayata sevinci, özverili yapısıyla tutunan eşi Nilgün&#8217;ü yitirdi. Onun, yaşamı boyunca tek hücresi leke tutmamış canına kıyıldı.<br />
    Bu yazıyı kaleme alırken, dakikalarca Anna Ahmadova&#8217;nın şu dizeleri bir an olsun dilimden düşmedi:<br />
    &#8220;Tıpkı senin gibi ben de katlanıyorum karanlığı bitmeyen ayrılığa. / Neden ağlıyorsun? Ağlayacağına elini uzat bana,/ Söz ver yeniden geleceğine bir düşte./ Sen ve ben bir acılar dağıyız. Sen ve ben bir daha buluşamayacağız bu yeryüzünde./ Ah, yıldızlarla geceyarısı bana bir selam gönderebilsen.&#8221;</p>
]]></content:encoded>
		
			</item>
		<item>
		<title>
		Anı Defteri yazısına Naz Eren tarafından yapılan yorumlar		</title>
		<link>https://www.ahmettanerkislali.com/ani-defteri/comment-page-10/#comment-44</link>

		<dc:creator><![CDATA[Naz Eren]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 21 Oct 2022 21:13:17 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ahmettanerkislali.com/?page_id=8509#comment-44</guid>

					<description><![CDATA[Canım Öğretmenim,
Ben senin öğrencin olamadım ama kitaplarını okudum, yazdıklarını okudum, sahaftan Yankı Dergisinin eski basımlarını bulup senin köşe yazılarını alıp biriktirdim ve hala hem kitaplarını hem de o değerli yazılarını saklıyorum. Kemalizm&#039;in ne olduğunu senden öğrendim. Laik Cumhuriyet&#039;in Yılmaz Savunucusuydun. Yılmadın, korkmadın, boyun eğmedin, dimdik ayakta durup Kemalizm&#039;e, Laiklik&#039;e sahip çıktın, bizlere anlattın. Seninle hiç tanışmamış olsak da benim seninle kitapların, yazıların vasıtasıyla bir bağ oluştu. Seni benimsedim okudukça sıkıca bağlandım anlattıklarına Kemalizm&#039;e, Laiklik ve Cumhuriyet&#039;e iyice bağlandım. Yokluğun çok zor öğretmenim. Bugün yaşasan konuşsan, anlatsan, bizi aydınlatmaya devam etsen demekten kendimi alamıyorum fakat biz Cumhuriyet&#039;in gençleri olarak Kemalizm&#039;in ışığında, Laiklik ve Cumhuriyet&#039;i anlatmaya devam edeceğiz. Sende yılmadan çalıştın. Ahmet Taner Kışlalı ismini her duyduğumda, buradaki, cadde levhasında adını görünce bile içim titriyor. Yokluğuna hiç alışamadım. İçim kan ağlıyor. Her gün aklımdasın sadece 21 Ekimde değil. Arkadaşlarıma senin kim olduğunu, Kemalizm&#039;i hep anlatırım. Senin yazdıklarını okudukça aramızda bir bağ oluştu. Güzel bir bağ bu. Öğretmenim oldun. Siz diye genelde konuşsam da seninle öyle olmuyor öğretmenim. Sen benim için hem bir abi, hem bir baba, hemde öğretmen oldun. Sen ölümsüzsün. Hep böyle kalacaksın. Canım öğretmenim. Seni çok ama çok seviyorum biricik öğretmenim.İnşallah seninle buluşuruz.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Canım Öğretmenim,<br />
Ben senin öğrencin olamadım ama kitaplarını okudum, yazdıklarını okudum, sahaftan Yankı Dergisinin eski basımlarını bulup senin köşe yazılarını alıp biriktirdim ve hala hem kitaplarını hem de o değerli yazılarını saklıyorum. Kemalizm&#8217;in ne olduğunu senden öğrendim. Laik Cumhuriyet&#8217;in Yılmaz Savunucusuydun. Yılmadın, korkmadın, boyun eğmedin, dimdik ayakta durup Kemalizm&#8217;e, Laiklik&#8217;e sahip çıktın, bizlere anlattın. Seninle hiç tanışmamış olsak da benim seninle kitapların, yazıların vasıtasıyla bir bağ oluştu. Seni benimsedim okudukça sıkıca bağlandım anlattıklarına Kemalizm&#8217;e, Laiklik ve Cumhuriyet&#8217;e iyice bağlandım. Yokluğun çok zor öğretmenim. Bugün yaşasan konuşsan, anlatsan, bizi aydınlatmaya devam etsen demekten kendimi alamıyorum fakat biz Cumhuriyet&#8217;in gençleri olarak Kemalizm&#8217;in ışığında, Laiklik ve Cumhuriyet&#8217;i anlatmaya devam edeceğiz. Sende yılmadan çalıştın. Ahmet Taner Kışlalı ismini her duyduğumda, buradaki, cadde levhasında adını görünce bile içim titriyor. Yokluğuna hiç alışamadım. İçim kan ağlıyor. Her gün aklımdasın sadece 21 Ekimde değil. Arkadaşlarıma senin kim olduğunu, Kemalizm&#8217;i hep anlatırım. Senin yazdıklarını okudukça aramızda bir bağ oluştu. Güzel bir bağ bu. Öğretmenim oldun. Siz diye genelde konuşsam da seninle öyle olmuyor öğretmenim. Sen benim için hem bir abi, hem bir baba, hemde öğretmen oldun. Sen ölümsüzsün. Hep böyle kalacaksın. Canım öğretmenim. Seni çok ama çok seviyorum biricik öğretmenim.İnşallah seninle buluşuruz.</p>
]]></content:encoded>
		
			</item>
		<item>
		<title>
		Anı Defteri yazısına ODTÜ Kuzey Kıbrıs Kampüsü Atatürkçü Düşünce Topluluğu tarafından yapılan yorumlar		</title>
		<link>https://www.ahmettanerkislali.com/ani-defteri/comment-page-9/#comment-42</link>

		<dc:creator><![CDATA[ODTÜ Kuzey Kıbrıs Kampüsü Atatürkçü Düşünce Topluluğu]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 20 Oct 2022 21:04:24 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ahmettanerkislali.com/?page_id=8509#comment-42</guid>

					<description><![CDATA[Ömrünü aydınlanma değerleri üzerine bina etmiş, bilimin, çağdaşlaşma idealinin, aydınlanmanın sadece sözle değil, düşünsel, söylemsel ve eylemsel bütünlükle savunulabileceğine yürekten inanmış bir devrimciyi, Kemalizmin yılmaz savunucusun, karanlık eller tarafından bizden kopartılışının 23.yıl dönümünde saygı ve özlemle anıyoruz.

Ahmet Taner hocam;

Sen, inandığın değerlerle, verdiğin mücadeleyle, kitaplarınla, katkı sunduğun eserlerle ve Kemalizmin geleceğin öncülüğü olduğu gerçeğini ortaya koyan yaklaşımınla, bizlere önemli bir düşünsel miras bıraktın...

Demokrasiye, cumhuriyete, Atatürk ilke ve devrimlerine olan bağlılığınla, hala hafızalarımızdaysan bu, bıraktığın düşünsel mirasın ne derece büyük olduğunu gözler önüne seren en iyi örnektir.

İnandığın ve ömrün boyunca savunduğun değerler, Kemalist devrimci duruşun ve yaklaşımın mücadelemizde yaşıyor.

Ve ebediyen yaşayacak...

ODTÜ Kuzey Kıbrıs Kampüsü
Atatürkçü Düşünce Topluluğu]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Ömrünü aydınlanma değerleri üzerine bina etmiş, bilimin, çağdaşlaşma idealinin, aydınlanmanın sadece sözle değil, düşünsel, söylemsel ve eylemsel bütünlükle savunulabileceğine yürekten inanmış bir devrimciyi, Kemalizmin yılmaz savunucusun, karanlık eller tarafından bizden kopartılışının 23.yıl dönümünde saygı ve özlemle anıyoruz.</p>
<p>Ahmet Taner hocam;</p>
<p>Sen, inandığın değerlerle, verdiğin mücadeleyle, kitaplarınla, katkı sunduğun eserlerle ve Kemalizmin geleceğin öncülüğü olduğu gerçeğini ortaya koyan yaklaşımınla, bizlere önemli bir düşünsel miras bıraktın&#8230;</p>
<p>Demokrasiye, cumhuriyete, Atatürk ilke ve devrimlerine olan bağlılığınla, hala hafızalarımızdaysan bu, bıraktığın düşünsel mirasın ne derece büyük olduğunu gözler önüne seren en iyi örnektir.</p>
<p>İnandığın ve ömrün boyunca savunduğun değerler, Kemalist devrimci duruşun ve yaklaşımın mücadelemizde yaşıyor.</p>
<p>Ve ebediyen yaşayacak&#8230;</p>
<p>ODTÜ Kuzey Kıbrıs Kampüsü<br />
Atatürkçü Düşünce Topluluğu</p>
]]></content:encoded>
		
			</item>
		<item>
		<title>
		Anı Defteri yazısına Turgay Noyan tarafından yapılan yorumlar		</title>
		<link>https://www.ahmettanerkislali.com/ani-defteri/comment-page-8/#comment-40</link>

		<dc:creator><![CDATA[Turgay Noyan]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 20 Oct 2022 03:42:02 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ahmettanerkislali.com/?page_id=8509#comment-40</guid>

					<description><![CDATA[Geleceğimizin Öncüsü

Bazı insanları birebir tanımasanız bile seversiniz. Ahmet Taner Kışlalı, Atatürk Havalanı’nda bizi Sovyetler Birliği’ne yolcu etmek için geldiği ana benim için böyle uzaktan sempati duyduğum bir kişiydi. Ama o gün hepimizin hayranlığını kazandı.

Kültür Bakanlığı görevlisi olarak Sovyetler Birliği’ne uzun bir turneye gidiyorduk. Şanar Yurdatapan programın organizasyonunu yapıyordu. Melike Demirağ, Ercan Turgut, Kerem Yılmazer, Banu Kırbağ, Kupa Kızları, Mustafa Budan, Gülseren Erdağ  ve bendenizin Turgay Noyan Orkestrası…

Ahmet Taner Kışlalı o sırada Kültür Bakanımızdı ve hiç erinmeden kendi görevlendirdiği kişileri yani bizleri havaalanında yolcu ediyordu…

Bu bile nasıl bir tevazu içinde olduğunu gösteriyordu.

Hayatımızda unutulmaz bir sayfa açan bu uzun turneden döndükten sonra Kışlalı ile bilgi edinmeye çalıştım. O zamanlar şimdiki gibi öyle internete gir bak, her şey elinin altında değil. İlk öğrendiğim hemşehri olduğumuzdu. Övünmek gibi olmasın ben Gaziantepliyimdir…

Ardından bir başka ortak noktamız yani gazeteciliğe spor muhabiri olarak başladığı ortaya çıkmaz mı!

Ona olan hayranlığımı zirveye çıkartan da Atatürk sevdasıydı. Onunki kuru kuruya bir hayranlık değil, anlayarak, sindirerek, uygulayarak yolunda gidilen bir sevda…

“Kemalizm, geçmişin bekçiliği değil geleceğin öncülüğüdür” sözü bu özelliğini tam anlamıyla yansıtmıyor mu?

O uğursuz 21 Ekim günü de gazeteye her zaman olduğu gibi erkenden gitmiştim tıpkı Çetin Emeç suikastında olduğu gibi.

Yine dünyalar başıma yıkıldı, yine inşallah yanlış haberdir diye aramadığım insan kalmadı.

Ama bir kanser gibi çoğalarak sağlam hücrelerini yiyen habis zihniyet, memleketin bir pırlantasını da bizlerden, ülkemizin geleceğinden koparmıştı…

Gerçek olan bu…

Ama bir gerçek daha var. Bizler bu can bu bedende oldukça buna geçit vermeyeceğiz. Geleceğimizin öncüsü olmayı şiar edinmiş Kışlalı ve onun gibi kaybettiğimiz değerlerimiz rahat uyusunlar…

Turgay Noyan]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Geleceğimizin Öncüsü</p>
<p>Bazı insanları birebir tanımasanız bile seversiniz. Ahmet Taner Kışlalı, Atatürk Havalanı’nda bizi Sovyetler Birliği’ne yolcu etmek için geldiği ana benim için böyle uzaktan sempati duyduğum bir kişiydi. Ama o gün hepimizin hayranlığını kazandı.</p>
<p>Kültür Bakanlığı görevlisi olarak Sovyetler Birliği’ne uzun bir turneye gidiyorduk. Şanar Yurdatapan programın organizasyonunu yapıyordu. Melike Demirağ, Ercan Turgut, Kerem Yılmazer, Banu Kırbağ, Kupa Kızları, Mustafa Budan, Gülseren Erdağ  ve bendenizin Turgay Noyan Orkestrası…</p>
<p>Ahmet Taner Kışlalı o sırada Kültür Bakanımızdı ve hiç erinmeden kendi görevlendirdiği kişileri yani bizleri havaalanında yolcu ediyordu…</p>
<p>Bu bile nasıl bir tevazu içinde olduğunu gösteriyordu.</p>
<p>Hayatımızda unutulmaz bir sayfa açan bu uzun turneden döndükten sonra Kışlalı ile bilgi edinmeye çalıştım. O zamanlar şimdiki gibi öyle internete gir bak, her şey elinin altında değil. İlk öğrendiğim hemşehri olduğumuzdu. Övünmek gibi olmasın ben Gaziantepliyimdir…</p>
<p>Ardından bir başka ortak noktamız yani gazeteciliğe spor muhabiri olarak başladığı ortaya çıkmaz mı!</p>
<p>Ona olan hayranlığımı zirveye çıkartan da Atatürk sevdasıydı. Onunki kuru kuruya bir hayranlık değil, anlayarak, sindirerek, uygulayarak yolunda gidilen bir sevda…</p>
<p>“Kemalizm, geçmişin bekçiliği değil geleceğin öncülüğüdür” sözü bu özelliğini tam anlamıyla yansıtmıyor mu?</p>
<p>O uğursuz 21 Ekim günü de gazeteye her zaman olduğu gibi erkenden gitmiştim tıpkı Çetin Emeç suikastında olduğu gibi.</p>
<p>Yine dünyalar başıma yıkıldı, yine inşallah yanlış haberdir diye aramadığım insan kalmadı.</p>
<p>Ama bir kanser gibi çoğalarak sağlam hücrelerini yiyen habis zihniyet, memleketin bir pırlantasını da bizlerden, ülkemizin geleceğinden koparmıştı…</p>
<p>Gerçek olan bu…</p>
<p>Ama bir gerçek daha var. Bizler bu can bu bedende oldukça buna geçit vermeyeceğiz. Geleceğimizin öncüsü olmayı şiar edinmiş Kışlalı ve onun gibi kaybettiğimiz değerlerimiz rahat uyusunlar…</p>
<p>Turgay Noyan</p>
]]></content:encoded>
		
			</item>
		<item>
		<title>
		Anı Defteri yazısına Doğan Akın, Gazeteci tarafından yapılan yorumlar		</title>
		<link>https://www.ahmettanerkislali.com/ani-defteri/comment-page-7/#comment-39</link>

		<dc:creator><![CDATA[Doğan Akın, Gazeteci]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 20 Oct 2022 03:41:06 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ahmettanerkislali.com/?page_id=8509#comment-39</guid>

					<description><![CDATA[Ahmet Taner Kışlalı: Diyecek çok şey var da yetecek laf yok!

Erken yaşlarda mesleğe adım atmış bir gazeteci, bir düşünür, bir politikacı, bir yazar… Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı elbette hepsiydi; ancak benim için hepsinden önce 1980’li yılların ortasında Mülkiye’nin koridorlarında daima mütebessim çehresiyle gördüğüm “hoca”mızdı. Kültür Bakanlığı da yapmış, ancak hayatımıza kapanmamış bir yara gibi büyüyen siyasetçilerden olmamıştı. O kadar ki, milletvekilliği ve bakanlık yıllarının ardından; rengârenk bir resim gibi geçtiği hayata 1995 yılında veda eden eşi Nilgün Hanım’la birlikte oturdukları Ankara’daki son evlerine yerleşmeleri yıllar, yıllar sürmüştü. “Evvel zaman içinde”ki Kışlalı ailesinin hikâyesi için “Zira paraları yoktu, üretmedikleri hiçbir imkânı tüketmemişlerdi” desem, şu birkaç satır “kalbur saman içinde” bir masala dönüşür, biliyorum. Ama öyleydi işte.

“Dünyanızı küçük tutarsanız, insanlara iyi davranmak hiç de zor değil…”

Sımsıcak bir Akdeniz filmi olan Toskana’yı izlerken böyle bir not da almıştım. Sevgi, saygı, sadakat… Sadece kişiliğimizin özel coğrafyasında seyrettiğini varsaydığımız bu hisler, bir “ölçek”, bir “boyut” sorunudur aynı zamanda. Dört duvar arasında “iyi”, dört duvar arasında “saygı” gören bir baba, koca bir topluma büyük acılar yaşatabilir, bir ülkeyi dört duvar arasına hapsedebilir. Ailesinde şefkatli, mahallesinde kalender, ülkesinde çok zalim gördü bu topraklar.

Ahmet Taner Kışlalı gibi insanların serüveni bu nedenle de bir “masal” sayılmaz mı? Her boyutta sevgili, her boyuta saygın, her boyutta yürekli, üzerinde güneş batmayan bir masal…

Kişisel tarihimde Mülkiye koridorlarından sonraki Ahmet Taner Kışlalı, Cumhuriyet Gazetesi Ankara Bürosu’nda tanık olduğum “yazar”dır benim için. Kendisinden yaklaşık altı yıl önce katledilmiş Uğur Mumcu’su elinden alınmış Cumhuriyet’in güçlü yazarı. Yine mütebessim, ama gazeteye uğradığında “bir kahve içimi” bile ağırlamakta güçlük çektiğimiz… Kimseyi meşgul etmeme dikkatinde adeta utangaç, mütevazı bir büyük yazar. “Utanmak” ve “tevazu” mu; alın size evvel zaman içinde bir masal daha!

Ayrıntı hatıralarda silikleşir, artakalan görüntüler donuklaşır… Ancak Kışlalı’ların, Mumcu’ların sesi hiçbir zaman solmadı, hatıraları silikleşmedi. 
Peki neden? Neden sesleri solmadı? Soru; kişisel güçlerinde, cesaretlerinde, dürüstlüklerinde, çıkarsızlıklarında, kısa ömürlerinde inşa ettikleri külliyatta… Ve elbette onların hayatlarını hedef alanların dünyasında bir kesinti olan Cumhuriyet’in sürekliliğin devrimi olmasında yanıtını buluyor.

“Kışlalı Hoca” deyip, önümüzü ilikleyerek iki noktayı üst üste koyduğumuzda, bir başka film notu geliyor aklıma…
Diyecek çok şey var da, yetecek laf yok!]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Ahmet Taner Kışlalı: Diyecek çok şey var da yetecek laf yok!</p>
<p>Erken yaşlarda mesleğe adım atmış bir gazeteci, bir düşünür, bir politikacı, bir yazar… Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı elbette hepsiydi; ancak benim için hepsinden önce 1980’li yılların ortasında Mülkiye’nin koridorlarında daima mütebessim çehresiyle gördüğüm “hoca”mızdı. Kültür Bakanlığı da yapmış, ancak hayatımıza kapanmamış bir yara gibi büyüyen siyasetçilerden olmamıştı. O kadar ki, milletvekilliği ve bakanlık yıllarının ardından; rengârenk bir resim gibi geçtiği hayata 1995 yılında veda eden eşi Nilgün Hanım’la birlikte oturdukları Ankara’daki son evlerine yerleşmeleri yıllar, yıllar sürmüştü. “Evvel zaman içinde”ki Kışlalı ailesinin hikâyesi için “Zira paraları yoktu, üretmedikleri hiçbir imkânı tüketmemişlerdi” desem, şu birkaç satır “kalbur saman içinde” bir masala dönüşür, biliyorum. Ama öyleydi işte.</p>
<p>“Dünyanızı küçük tutarsanız, insanlara iyi davranmak hiç de zor değil…”</p>
<p>Sımsıcak bir Akdeniz filmi olan Toskana’yı izlerken böyle bir not da almıştım. Sevgi, saygı, sadakat… Sadece kişiliğimizin özel coğrafyasında seyrettiğini varsaydığımız bu hisler, bir “ölçek”, bir “boyut” sorunudur aynı zamanda. Dört duvar arasında “iyi”, dört duvar arasında “saygı” gören bir baba, koca bir topluma büyük acılar yaşatabilir, bir ülkeyi dört duvar arasına hapsedebilir. Ailesinde şefkatli, mahallesinde kalender, ülkesinde çok zalim gördü bu topraklar.</p>
<p>Ahmet Taner Kışlalı gibi insanların serüveni bu nedenle de bir “masal” sayılmaz mı? Her boyutta sevgili, her boyuta saygın, her boyutta yürekli, üzerinde güneş batmayan bir masal…</p>
<p>Kişisel tarihimde Mülkiye koridorlarından sonraki Ahmet Taner Kışlalı, Cumhuriyet Gazetesi Ankara Bürosu’nda tanık olduğum “yazar”dır benim için. Kendisinden yaklaşık altı yıl önce katledilmiş Uğur Mumcu’su elinden alınmış Cumhuriyet’in güçlü yazarı. Yine mütebessim, ama gazeteye uğradığında “bir kahve içimi” bile ağırlamakta güçlük çektiğimiz… Kimseyi meşgul etmeme dikkatinde adeta utangaç, mütevazı bir büyük yazar. “Utanmak” ve “tevazu” mu; alın size evvel zaman içinde bir masal daha!</p>
<p>Ayrıntı hatıralarda silikleşir, artakalan görüntüler donuklaşır… Ancak Kışlalı’ların, Mumcu’ların sesi hiçbir zaman solmadı, hatıraları silikleşmedi.<br />
Peki neden? Neden sesleri solmadı? Soru; kişisel güçlerinde, cesaretlerinde, dürüstlüklerinde, çıkarsızlıklarında, kısa ömürlerinde inşa ettikleri külliyatta… Ve elbette onların hayatlarını hedef alanların dünyasında bir kesinti olan Cumhuriyet’in sürekliliğin devrimi olmasında yanıtını buluyor.</p>
<p>“Kışlalı Hoca” deyip, önümüzü ilikleyerek iki noktayı üst üste koyduğumuzda, bir başka film notu geliyor aklıma…<br />
Diyecek çok şey var da, yetecek laf yok!</p>
]]></content:encoded>
		
			</item>
		<item>
		<title>
		Anı Defteri yazısına Yavuz Taçar tarafından yapılan yorumlar		</title>
		<link>https://www.ahmettanerkislali.com/ani-defteri/comment-page-6/#comment-38</link>

		<dc:creator><![CDATA[Yavuz Taçar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 20 Oct 2022 03:40:17 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ahmettanerkislali.com/?page_id=8509#comment-38</guid>

					<description><![CDATA[Sanırım 1987 kış&#039;ıydı. Sabah 10.00 daki siyaset bilimi sınavına gitmek için 08.00 de kalktım. Camdan dışarı baktığımda her yer bembeyazdı. Yollarda ise yaklaşık 40cm.lik kar tabakası. Haberlerde eğitime ara verildiğine dair bir bilgi yoktu.

Hemen evden fırladım. Minibüsler çalışmıyor, kısıtlı belediye otobüsleri ile insanlar bir yerlere yetişmeye çalışıyordu. Biraz yayan biraz otobüs derken sınava 15 dk. kala okula ulaştım. Ahmet Taner Kışlalı her zaman ki gibi tam saatinde sınıftaydı ancak 48 mevcuttur sadece 8 öğrenci okula ulaşabilmişti.

Kürsüye oturdu ve &quot; arkadaşlarınızı bekleyelim&quot; dedi.

İlerleyen dakikalarda birer ikişer gelen olsa da saatler 12 yi gösterdiğinde halen ulaşamayan 14 arkadaşımız vardı. Bizde bir an önce sınıfın tamamlanmasını ve sınavın yapılmasını istiyorduk. Bir kez daha sınav stresi yaşamamak için.

Sonunda Ahmet hocam yerinden kalktı, &quot;arkadaşlar bu olağanüstü bir durum. Gelemeyen arkadaşlarınızın hangi şartlarda olduklarını bilmiyoruz. Onların sınav hakkı yanmasın diye sınavı erteliyorum. Mevcut ne zaman tam olursa o gün yaparız sınavı, bu şartlarda buraya erişebilenlere ise teşekkür ediyorum&quot; dedi ve cıktı.

&quot;Ulaşan nasıl ulaşıyor, ben nasıl geldim&quot; gibi kolaycılığa kaçmadan her bir ferdin hakkını sonuna kadar düşünen değerli hocam, her daim aklımızdasın, kalbimizdesin.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Sanırım 1987 kış&#8217;ıydı. Sabah 10.00 daki siyaset bilimi sınavına gitmek için 08.00 de kalktım. Camdan dışarı baktığımda her yer bembeyazdı. Yollarda ise yaklaşık 40cm.lik kar tabakası. Haberlerde eğitime ara verildiğine dair bir bilgi yoktu.</p>
<p>Hemen evden fırladım. Minibüsler çalışmıyor, kısıtlı belediye otobüsleri ile insanlar bir yerlere yetişmeye çalışıyordu. Biraz yayan biraz otobüs derken sınava 15 dk. kala okula ulaştım. Ahmet Taner Kışlalı her zaman ki gibi tam saatinde sınıftaydı ancak 48 mevcuttur sadece 8 öğrenci okula ulaşabilmişti.</p>
<p>Kürsüye oturdu ve &#8221; arkadaşlarınızı bekleyelim&#8221; dedi.</p>
<p>İlerleyen dakikalarda birer ikişer gelen olsa da saatler 12 yi gösterdiğinde halen ulaşamayan 14 arkadaşımız vardı. Bizde bir an önce sınıfın tamamlanmasını ve sınavın yapılmasını istiyorduk. Bir kez daha sınav stresi yaşamamak için.</p>
<p>Sonunda Ahmet hocam yerinden kalktı, &#8220;arkadaşlar bu olağanüstü bir durum. Gelemeyen arkadaşlarınızın hangi şartlarda olduklarını bilmiyoruz. Onların sınav hakkı yanmasın diye sınavı erteliyorum. Mevcut ne zaman tam olursa o gün yaparız sınavı, bu şartlarda buraya erişebilenlere ise teşekkür ediyorum&#8221; dedi ve cıktı.</p>
<p>&#8220;Ulaşan nasıl ulaşıyor, ben nasıl geldim&#8221; gibi kolaycılığa kaçmadan her bir ferdin hakkını sonuna kadar düşünen değerli hocam, her daim aklımızdasın, kalbimizdesin.</p>
]]></content:encoded>
		
			</item>
		<item>
		<title>
		Anı Defteri yazısına Necip Kışlalı tarafından yapılan yorumlar		</title>
		<link>https://www.ahmettanerkislali.com/ani-defteri/comment-page-5/#comment-37</link>

		<dc:creator><![CDATA[Necip Kışlalı]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 20 Oct 2022 03:39:48 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ahmettanerkislali.com/?page_id=8509#comment-37</guid>

					<description><![CDATA[Ahmet ağbi ile Adapazarı verdiği konferanstan İstanbul&#039;a dönerken arabadaki sohbetimizde paylastik
&quot;Agbi söyleşin den algiladigim, akademik profesör artı devlet kültür bakanlığı artı gazeteci yazar alanlarının bir bütün sunuşu oluştu.
Tatlı bir paylaşım olmuştu.Onun olgun tepkisini ve Sevgi dolu hâlini hiç unutamam.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Ahmet ağbi ile Adapazarı verdiği konferanstan İstanbul&#8217;a dönerken arabadaki sohbetimizde paylastik<br />
&#8220;Agbi söyleşin den algiladigim, akademik profesör artı devlet kültür bakanlığı artı gazeteci yazar alanlarının bir bütün sunuşu oluştu.<br />
Tatlı bir paylaşım olmuştu.Onun olgun tepkisini ve Sevgi dolu hâlini hiç unutamam.</p>
]]></content:encoded>
		
			</item>
		<item>
		<title>
		Anı Defteri yazısına Türkan Şanverdi Avcı tarafından yapılan yorumlar		</title>
		<link>https://www.ahmettanerkislali.com/ani-defteri/comment-page-4/#comment-36</link>

		<dc:creator><![CDATA[Türkan Şanverdi Avcı]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 20 Oct 2022 03:39:00 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ahmettanerkislali.com/?page_id=8509#comment-36</guid>

					<description><![CDATA[1995 yılı… 
Türkiye’nin pek çok değişik yerinden gelmiş 17-18 yaşlarındaki gençler Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi dersliğindeyiz. 
Heyecanlı, şaşkın bakıyoruz çevremize. Şimdiki gençler kadar keskin çizgilerle köşelerimize çekilmemişiz henüz ama yine de temkinliyiz. 
Dünyaya dair kafamızda birtakım şeyler var elbette ama dedim ya siyah ve beyazdan çok griyiz aslında, tıpkı Ankara havası gibi.
Kapı açıldı, jilet gibi takım elbisesi içinde çok yakışıklı ve karizmatik biri girdi. 
Bir kolu alçıdaydı, sonradan öğrendik ki o alçının nedeni sevgili eşi, yol arkadaşıyla birlikte çok yakın bir zamanda geçirdiği trafik kazası idi. 
Ve tabii hüzünlü gözlerin nedeni de o büyük kayıp. 
Şu yaşımda çok daha iyi anlıyorum, bunun ne kadar büyük bir öğretme, aydınlatma, paylaşma aşkı demek olduğunu.
Gençlere duyduğu saygı ve güven demek olduğunu. 
Ve tabii neden yoklama alınmayan bir derste oturacak yer bulmanın neredeyse imkansız olduğunu. 
Karşısında kanı deli akan onlarca yarı çocuk değil de sanki yaşıtı, meslektaşı varmış gibi sabırla, özenle, titizlikle, zarafetle anlatırdı. 
Sonsuz ama dingin bir denizde yol almaktı onu dinlemek, okumak. 
Evet, bilgiliydi, kültürlüydü ama hepsinden daha önemlisi kavgasız, dupduru bir hoşgörü abidesiydi. 
“Hoşgörü olmadan, uzlaşma olmaz gençler” derdi bize. “Fikriniz olsun elbette ama karşı fikri dinlemeyi, anlamayı da bilin” 
Ahmet Taner Kışlalı idi o.
Önce kendisine sonra fikirlerine; en çok da onu ifade edebilme yeteneğine hayran olduğum insan.
Demokrasi için aydınlık için çatışma yerine hoşgörüyü temel prensip edinmiş ve bize hep onu öğütlemiş insan.
Tanıdığım en Atatürkçü insanlardan biriydi ama belki de onu en doğru yorumlamış, en yalın, en dingin, en uzlaşmacı anlatan insanlardan biri. 
Ve bu nedenle cenazesinde yanı başımdaki türbanlı okul arkadaşımın “o benim babamdı” diye ardından ağladığı insan.
Bizler onun son mezunları olduk ne yazık ki. 
Aydınlıktan korkan karanlıklar, 1999 yılınca kalleşçe ve zalimce kopardılar onu öğrencilerinden ve çok sevdiği ailesinden. 
Ama sanmasınlar ki Hocamızın bize ektiği fidanları koparıp atabildiler. 
Her biri kocaman birer ağaç oldu şimdi. 
Bilimin, sağduyunun, vicdanın, en çok da hoşgörünün meyveleriyle dolu dalları. 
O ağaçların kökleri öylesine güçlü ki, hala sımsıkı tutunuyor toprağa bunca kötülük, kavga, kalitesizlik karşısında bile. 
Ne mutlu bana ki Ahmet Taner Kışlalı’nın öğrencisi oldum.
Karşıt söylemleri bile hoşgörüyle dinlemeyi, farklılığa saygıyı; bombaları yumrukları değil zihinleri çatıştırmayı öğrendim ondan.
Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmamayı, eleştirmeden önce dinlemeyi öğrendim.
Tanıdığım günden bu yana Kışlalı Hoca’ya çok saygı duydum. 
Sonrasında onu anlatan kitaplarda okuduğum ve “seçilmiş kız kardeşim” Dolunay sayesinde tanıdığım baba, eş, dost, kardeş Ahmed’e ise hayran oldum. 
Biliyor ve inanıyorum ki gittiğin yerde aynı zarafet, incelik, bilgi, sevgi, saygı, kalite ve hoşgörüyle ışık saçıyorsundur Hocam. 
Seni tanımak şans, özlemek ise büyük bir gurur. 
Öğrencin]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>1995 yılı…<br />
Türkiye’nin pek çok değişik yerinden gelmiş 17-18 yaşlarındaki gençler Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi dersliğindeyiz.<br />
Heyecanlı, şaşkın bakıyoruz çevremize. Şimdiki gençler kadar keskin çizgilerle köşelerimize çekilmemişiz henüz ama yine de temkinliyiz.<br />
Dünyaya dair kafamızda birtakım şeyler var elbette ama dedim ya siyah ve beyazdan çok griyiz aslında, tıpkı Ankara havası gibi.<br />
Kapı açıldı, jilet gibi takım elbisesi içinde çok yakışıklı ve karizmatik biri girdi.<br />
Bir kolu alçıdaydı, sonradan öğrendik ki o alçının nedeni sevgili eşi, yol arkadaşıyla birlikte çok yakın bir zamanda geçirdiği trafik kazası idi.<br />
Ve tabii hüzünlü gözlerin nedeni de o büyük kayıp.<br />
Şu yaşımda çok daha iyi anlıyorum, bunun ne kadar büyük bir öğretme, aydınlatma, paylaşma aşkı demek olduğunu.<br />
Gençlere duyduğu saygı ve güven demek olduğunu.<br />
Ve tabii neden yoklama alınmayan bir derste oturacak yer bulmanın neredeyse imkansız olduğunu.<br />
Karşısında kanı deli akan onlarca yarı çocuk değil de sanki yaşıtı, meslektaşı varmış gibi sabırla, özenle, titizlikle, zarafetle anlatırdı.<br />
Sonsuz ama dingin bir denizde yol almaktı onu dinlemek, okumak.<br />
Evet, bilgiliydi, kültürlüydü ama hepsinden daha önemlisi kavgasız, dupduru bir hoşgörü abidesiydi.<br />
“Hoşgörü olmadan, uzlaşma olmaz gençler” derdi bize. “Fikriniz olsun elbette ama karşı fikri dinlemeyi, anlamayı da bilin”<br />
Ahmet Taner Kışlalı idi o.<br />
Önce kendisine sonra fikirlerine; en çok da onu ifade edebilme yeteneğine hayran olduğum insan.<br />
Demokrasi için aydınlık için çatışma yerine hoşgörüyü temel prensip edinmiş ve bize hep onu öğütlemiş insan.<br />
Tanıdığım en Atatürkçü insanlardan biriydi ama belki de onu en doğru yorumlamış, en yalın, en dingin, en uzlaşmacı anlatan insanlardan biri.<br />
Ve bu nedenle cenazesinde yanı başımdaki türbanlı okul arkadaşımın “o benim babamdı” diye ardından ağladığı insan.<br />
Bizler onun son mezunları olduk ne yazık ki.<br />
Aydınlıktan korkan karanlıklar, 1999 yılınca kalleşçe ve zalimce kopardılar onu öğrencilerinden ve çok sevdiği ailesinden.<br />
Ama sanmasınlar ki Hocamızın bize ektiği fidanları koparıp atabildiler.<br />
Her biri kocaman birer ağaç oldu şimdi.<br />
Bilimin, sağduyunun, vicdanın, en çok da hoşgörünün meyveleriyle dolu dalları.<br />
O ağaçların kökleri öylesine güçlü ki, hala sımsıkı tutunuyor toprağa bunca kötülük, kavga, kalitesizlik karşısında bile.<br />
Ne mutlu bana ki Ahmet Taner Kışlalı’nın öğrencisi oldum.<br />
Karşıt söylemleri bile hoşgörüyle dinlemeyi, farklılığa saygıyı; bombaları yumrukları değil zihinleri çatıştırmayı öğrendim ondan.<br />
Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmamayı, eleştirmeden önce dinlemeyi öğrendim.<br />
Tanıdığım günden bu yana Kışlalı Hoca’ya çok saygı duydum.<br />
Sonrasında onu anlatan kitaplarda okuduğum ve “seçilmiş kız kardeşim” Dolunay sayesinde tanıdığım baba, eş, dost, kardeş Ahmed’e ise hayran oldum.<br />
Biliyor ve inanıyorum ki gittiğin yerde aynı zarafet, incelik, bilgi, sevgi, saygı, kalite ve hoşgörüyle ışık saçıyorsundur Hocam.<br />
Seni tanımak şans, özlemek ise büyük bir gurur.<br />
Öğrencin</p>
]]></content:encoded>
		
			</item>
		<item>
		<title>
		Anı Defteri yazısına Yavuz Taçar tarafından yapılan yorumlar		</title>
		<link>https://www.ahmettanerkislali.com/ani-defteri/comment-page-3/#comment-35</link>

		<dc:creator><![CDATA[Yavuz Taçar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 20 Oct 2022 03:37:57 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ahmettanerkislali.com/?page_id=8509#comment-35</guid>

					<description><![CDATA[Ahmet Taner hocamızın sınavda sorduğu sorulara kitapta yazanlarla cevap veremezsiniz. Mutlaka fikrinizi belirtmeniz, önünde ki arkasında ki sebepleri iyi irdelemeniz gerekirdi.

Yine bir sınavda sorduğu 50 puanlık bir soru sınıfı adeta dondurmuştu. Herkes bir birinden yardım almaya çalışıyordu ancak işe yarar bilgi kimsede yoktu.

Hemen önünde ardında ne olabilir diye irdeleyip sallama bir cevap yazmaya başladım. Benden bir ip ucu almaya çalışan arkadaşlarıma da boş sallıyorum dedim.

Sınav sonuçları geldiğinde 77 ile en yüksek notu almıştım. Bütün sınıf bana bilenmişti. &quot;Bunda bir yanlışlık var, ben hoca ile konuşacağım&quot; diyerek odasına gittim.

&quot;Hocam ben sorunuza istediğiniz yanıtı vermedigimi biliyorum. Bu notu nasıl aldım?&quot;

Hocam kağıdımı çıkardı, tekrar okudu ve bana dönüp,

&quot;Her olayda üç durum söz konusudur. 1- Olayın sana nasıl gösterildiği, 2- Olayı senin nasıl gördüğün, 3- Gerçekte ne olduğu. 
Sen olayın sana nasıl gösterildiğini atlayıp olayı nasıl gördüğünü anlatmışsın. Puanı burdan aldın ancak bu sana yetmemeli. Gerçekte ne olabileceğini kovalayacaksın&quot; demişti.

O günden sonra her olayda bana gösterilen ve benim gördüğüm ile yetinmeyip gerçekte ne olduğunu bulmaya çalıştım.

Saygı ile anıyorum.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Ahmet Taner hocamızın sınavda sorduğu sorulara kitapta yazanlarla cevap veremezsiniz. Mutlaka fikrinizi belirtmeniz, önünde ki arkasında ki sebepleri iyi irdelemeniz gerekirdi.</p>
<p>Yine bir sınavda sorduğu 50 puanlık bir soru sınıfı adeta dondurmuştu. Herkes bir birinden yardım almaya çalışıyordu ancak işe yarar bilgi kimsede yoktu.</p>
<p>Hemen önünde ardında ne olabilir diye irdeleyip sallama bir cevap yazmaya başladım. Benden bir ip ucu almaya çalışan arkadaşlarıma da boş sallıyorum dedim.</p>
<p>Sınav sonuçları geldiğinde 77 ile en yüksek notu almıştım. Bütün sınıf bana bilenmişti. &#8220;Bunda bir yanlışlık var, ben hoca ile konuşacağım&#8221; diyerek odasına gittim.</p>
<p>&#8220;Hocam ben sorunuza istediğiniz yanıtı vermedigimi biliyorum. Bu notu nasıl aldım?&#8221;</p>
<p>Hocam kağıdımı çıkardı, tekrar okudu ve bana dönüp,</p>
<p>&#8220;Her olayda üç durum söz konusudur. 1- Olayın sana nasıl gösterildiği, 2- Olayı senin nasıl gördüğün, 3- Gerçekte ne olduğu.<br />
Sen olayın sana nasıl gösterildiğini atlayıp olayı nasıl gördüğünü anlatmışsın. Puanı burdan aldın ancak bu sana yetmemeli. Gerçekte ne olabileceğini kovalayacaksın&#8221; demişti.</p>
<p>O günden sonra her olayda bana gösterilen ve benim gördüğüm ile yetinmeyip gerçekte ne olduğunu bulmaya çalıştım.</p>
<p>Saygı ile anıyorum.</p>
]]></content:encoded>
		
			</item>
		<item>
		<title>
		Anı Defteri yazısına Gülgün Güngör Taçar tarafından yapılan yorumlar		</title>
		<link>https://www.ahmettanerkislali.com/ani-defteri/comment-page-2/#comment-34</link>

		<dc:creator><![CDATA[Gülgün Güngör Taçar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 20 Oct 2022 03:36:58 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ahmettanerkislali.com/?page_id=8509#comment-34</guid>

					<description><![CDATA[Ahmet Taner hocamız zil çalar çalmaz derse girer ve ilk olarak kolundaki saati çıkarıp kürsüye koyardı. Bütün gün kolunda saatle dolaşan birinin derste saatini çıkarmasına önceleri bir anlam veremedik. Dersler ilerledikçe gerçeğin farkına vardık. Zamanı doğru kullanmak adına kürsüde ki saati bize hissettirmeden kontrol ediyordu. Kolundaki saati kontrol etmek &quot;ders bitse de bir an önce gitsek&quot; gibi algılanabilirdi. Daha da önemlisi kendi ders zili çaldığında bir saniye bile kaybetmeyen Ahmet Hoca, teneffüs zili çalmadan dersi bitirir, soru cevap kısmını halleder, tartışmaları sonlandırmış olurdu. O saat tekrar koluna takıldıktan kısa bir süre sonra teneffüs zili çalar ve bizim zamanımızın bir saniyesini bile harcamadan sınıftan ayrılırdı.

İnsanın insana saygısını anlatarak değil göstererek öğretirdi.

Anısına saygıyla]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Ahmet Taner hocamız zil çalar çalmaz derse girer ve ilk olarak kolundaki saati çıkarıp kürsüye koyardı. Bütün gün kolunda saatle dolaşan birinin derste saatini çıkarmasına önceleri bir anlam veremedik. Dersler ilerledikçe gerçeğin farkına vardık. Zamanı doğru kullanmak adına kürsüde ki saati bize hissettirmeden kontrol ediyordu. Kolundaki saati kontrol etmek &#8220;ders bitse de bir an önce gitsek&#8221; gibi algılanabilirdi. Daha da önemlisi kendi ders zili çaldığında bir saniye bile kaybetmeyen Ahmet Hoca, teneffüs zili çalmadan dersi bitirir, soru cevap kısmını halleder, tartışmaları sonlandırmış olurdu. O saat tekrar koluna takıldıktan kısa bir süre sonra teneffüs zili çalar ve bizim zamanımızın bir saniyesini bile harcamadan sınıftan ayrılırdı.</p>
<p>İnsanın insana saygısını anlatarak değil göstererek öğretirdi.</p>
<p>Anısına saygıyla</p>
]]></content:encoded>
		
			</item>
	</channel>
</rss>
