Yazı Hakkında

Başlık:Hasta, Hastalığı İyileştiremez!..
Kaynak:Cumhuriyet Gazetesi (s.3)
Tarih:28 Haziran 1995, Çarşamba

Yazı

HAFTAYA BAKIŞ

AHMET TANER KIŞLALI

Hasta, Hastalığı İyileştiremez!..

Tam bir yıl önce yazmıştım, Kopenhag’da bir sabah kahvaltısında idik. Karşımda oturan, ak saçlı nazik adam. Danimarka Genel İşçi Birliği’nin üst düzey bir yöneticisi idi. Aynı zamanda da, eski Sosyal Hizmetler Bakanı.

Türkiye’de sendikaların ve genel olarak kitle örgütlerinin, siyasal partilerle güçbirligi yapmalarının yasak olduğunu anlattım, Dudaklarına götürmekte olduğu kahve fincanını, yarı yoldan çevirip, masaya bıraktı.

Şaşkın şaşkın sordu:

– Peki sol partiler parayı nereden buluyorlar?

“İSKİ’den MİSKİ’den” diyemezdim elbette…

Danimarka Sosyal Demokrat Partisi’nin yönetim kurulunda, kendilerinden iki temsilcinin bulunduğunu anlattı. Aynı şekilde, kendi yönetim kurullarında da, partinin iki temsilcisi “tüzük gereği olarak” yer alıyordu.

Seçimler geldiğinde, bütün sendikalı işçilerin ücretlerinden, örneğin 20 kron kesiliyor ve partiye veriliyordu.

Sayın Bent Hansen, sözlerini şöyle noktalamıştı:

– Bu ilişki yasaklansa, Danimarka’da sol da kalmaz demokrasi de!

★★★

Bırakın “organik” ilişkiler içinde olmayı… Türkiye’de. sendikaların yöneticileri, denetçileri ve hatta avukatları, aynı zamanda milletvekili bile olamaz!

Sayın Ecevit haklı… Bu kural uygulansa, Almanya’dan İsveç’e, Meclislerde kaç tane solcu millet vekili kalırdı?

Türkçe’de, ücretlilerin belki de en önemli kesimini oluşturan kamu görevlilerinin sendikal hakları bile yok!.. Sendika kurmak serbest, ama grev yapmak yasak!

Silahsız orduyu kim takar!

Demokrasilerde, koşulları benzeşenler bir araya gelirler. Önce çıkarlarını ve düşüncelerini savunurlar. Sonra da, kendi doğrultularına yakın olan örgütlerle dayanışmaya girerler.

Yani, önce meslek örgütleri, sendikalar kooperatifler oluşur. Sonra onlar, bir partinin şemsiyesi altında buluşurlar.

Böylece bir yandan parti, demokratik bir yapı kazanır. Soyut ideolojik söylemlerden uzaklaşmaya, somut çözümler peşinde koşmaya başlar… Öte yandan da, aynı şemsiyenin altına girenler, ötekilere de yer açmak zorunluğunu kavrarlar. Kendi çıkar ve görüşlerini, daha geniş bir çıkar ve görüş yelpazesi ile uzlaştırmak gereğini duyarlar.

Ulusal birliğin ve demokrasinin temelinde olan, olması gereken, bir “dayanışma duygusu” böylece gelişir…

Ama 1955 Türkiyesi’nin TBMM’si, anayasadaki prangaları çözmemekte, emeği “olabildiğince” siyasal süreçlerin dışında tutmakta kararlıdır!

27 Mayıs’ın en yanlışlarından birisi, partilerin “ocak” birimlerini yasaklamak olmuştu. 12 Mart, üniversite öğretim üyelerine siyasal yaşamı kapattı. 12 Eylül, bu büyüyen yanlışa, gençlik ve kadın kolları yasağını da ekledi.

Kadın, toplumun yarısı!

Milletvekillerinin de yarısı kadın olsa, acaba TBMM sıraları ve o sıralarda oturması gerekenlerin kafaları bu kadar “boş” mu kalırdı?

Gençlik, toplumun yarısı!

Parti örgütleri gençliğin “idealizmi”nden bu ölçüde yoksun kalmasalar, kişisel çıkarlar toplumsal çıkarların bu ölçüde önüne geçebilir miydi? TBMM, gençliğin dinamizminden bu ölçüde yoksun kalmasa, saygınlığını bu kadar yaygın biçimde yitirir miydi? Siyasetin aşamalarını adım adım geçip olgunlaşmış siyaset adamı gereksinmesi bu ölçüde önem kazanabilir miydi?

Bilim adamı, toplumun uzmanı!

Onu üniversiteye hapsetmek de yanlış, delege oyunlarına hapsetmek de… Etkili katkılarının yolu açık olsa, “cehaletin cesareti “partilerce bugünkü kadar at oynatabilir miydi?

★★★

“Ocak’lar yasaklandı ve 12 Eylül öncesinde mahalleler silahlı militanların eline geçti.

Kitle örgütlerine kelepçe vuruldu, bilim adamları susturuldu. Siyaset kadınlara zorlaştırıldı, gençliğe kapatıldı… Ve siyasal yaşam -12 Eylül sonrasında- tümden yozlaştı.

Bugün TBMM, o kaçınılmaz yozlaşmışlığın ürünleri ile hastadır… Hastalığın tedavisi, hastadan beklenebilir mi?

Orijinal Görsel

Yorum ekle

Yorum yaz

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: