Yazı Hakkında

Başlık:Anılar… Anılar…
Kaynak:Cumhuriyet Gazetesi (s.3)
Tarih:17 Eylül 1995, Pazar

Yazı

HAFTAYA BAKIŞ

AHMET TANER KIŞLALI

Anılar… Anılar…

Ne güzel söylenmiş: “Mutluluk paylaşıldıkça büyür,acı paylaşıldıkça küçülür…” Cuma günü bu köşede, on binlerce kişiyle acımı paylaşmıştım. Bugün ise,geçmişte kalan bir mutluluğun kınntılarını paylaşmak istiyorum. Cuma günü ağlattıklarım, beni umarım hoşgörürler. Bugün dudaklarında bir gülümseme yaratabilirsem sevineceğim. Evliliğimizin ilk yıllarındaydı. Nilgün bir yandan çalışıyor, bir yandan da -günlük yaşamın pratiğinde- Türkçe öğrenmeye çabalıyordu. Bir yakınımı yitirmiştik. Cenazeye gitmek durumundaydım. O günkü bir yemek davetim iptal etmek gerekiyordu. Nilgün’e,”Sakine Hanım’ı arayıp niçin gelemeyeceğimizi anlatıver” dedim. Telefonu açmış ve şu sözcüklerle anlatmış:

“- Teyzeciğim!.. Ahmet kuzenini öldürdü. Cezaevine gidecek. Onun için yemeğe gelemiyoruz, kusura bakmayın!”

“Öldü” sözcüğü, O’nun dilinde “öldürdü” olmuştu… “Cenaze” de “cezaevi’’…Ve Sakine Hanım da,telefonun başında baygınlıklar geçirmişti. Azerbaycan’ı Kültür Bakanı olarak ziyaretimde,Nilgün de bana eşlik ediyordu. Bakü’de bir akşam üstüydü. Güzel bir kervansarayda bir sofra hazırlanmıştı. Avludaki orkestra Azeri havaları çalıyordu. Sofranın etrafındakiler, sırayla ayağa kalkmaya başladılar. Her kalkan güzel birkaç tümce ediyor, sonra herkes ayağa kalkıyor ve küçük votka kadehleri boşaltılıp oturuluyordu… Yaklaşık otuz kişi vardı. Derken sıra Nilgün‘e geldi. Böyle bir şeyle ilk kez karşılaşıyordu. Hazırlıksızdı…
Daha ne yapacağını merak etmeye fırsat bile kalmadan ayağa fırladı . Türkçe bir “nutuk” attı. Yemeğin sonunda arabalarımıza bindiğimizde kendisini kutladım. Hayretle sordu:

– Niçin kutluyorsun?

– Senin gibi, üstelik de iyi Türkçe bilmeyen birisinin bunu yapması büyük bir cesaret işi de,onun için…

Umursamaz bir ”muzip” gülümsemeyle omuz silkti:

– Niye çekineyim ki? Onların da Türkçesi benimki kadar bozuk!..

Uçak sabahın köründe Taşkent’e varmıştı. Semerkant’a hareket için de,daha birkaç saat vardı. Özbek Kültür Bakanı Necimov ve yardımcısı ile,yorgun gözlerle bakışıyorduk. Ne konuşacak halimiz vardı ne de söyleyecek sözümüz kalmıştı. Birden, kentte bir araba turu yapmayı önerdiler. Ben de çok memnun oldum, Prof. Şerafettin Turan ve Adnan Binyazar da… Ve elbette Nilgün de. Taşkent zelzelede yıkılmış ve yeniden kurulmuştu. Sayın Necimov heyecanla anlatıyordu:

– Yengi binalar… Yengi mahalleler… Yengi…

Nilgün kulağıma eğilerek fısıldadı:

– Ne kadar da sevimli bir adam değil mi?.. Bana “yenge” diyor…

Birlikte yaptığımız çok sayıda yurtdışı gezide, çok sayıda yabancı devlet adamından.. gazeteciden.. diplomattan.. o ülkelerdeki büyükelçilerimizden şu tümceleri sık sık duydum:

– Eşinizi Türkiye, bir “iyi niyet elçisi” olarak, dünyanın her tarafına yollamalı! Müthiş bir propaganda olur!..

Katı protokol toplantılarına.. sessiz, fazla ciddi, asık suratlı yemeklere dayanamazdı. Neşesini ve kahkahaların herkese bulaştırırdı. Nilgün’ü tanımış olanlar, kaybını duyduklarında önce ağlıyorlar… Sonra küçük öykülerini, dil yanlışlıklarını,inanılmaz afacanlıklarını,kendi yanlışlarına başkalarıyla birlikte nasıl güldüğünü, ışık saçan yüzünü ve gözlerini anımsıyorlar.. Ve gülüyorlar. Ama ben,Nilgün gitti gideli, Ecevit’in bir şiirini hiç aklımdan çıkaramıyorum . Rahşan Hanım’a yazdığı bir şiirin, özellikle bazı dizelerini:

“el ele büyüttük sevgiyi

köstebeğinden toprağına taşına
tırtılından kelebeğine kuşuna
el ele sevdik bu dünyayı

el ele büyütüp el ele derdik

el ete derip insana verdik

verdikçe çoğalan sevgimizi… ”

Çok ünlü bir besteci, “Mavi Tuna” valsini ilk dinlediğinde şöyle demiş:

– Bunu besteleyenin ben olmamı ne kadar isterdim!

Bu şiiri de Nilgün için ben yazmış olmayı ne kadar isterdim… Ama iyi ki yazılmış! Çünkü bugünkü duygularımı bundan daha iyi anlatmak olanaksız!

Orijinal Görsel

Yorum ekle

Yorum yaz

Bir Cevap Yazın