Yazı Hakkında

Başlık:Ankara’nın Festivali
Kaynak:Cumhuriyet Gazetesi (s.3)
Tarih:07 Nisan 1995, Cuma

Yazı

HAFTAYA BAKIŞ

AHMET TANER KIŞLALI

Ankara’nın Festivali

Ankara’ya ilk geldiğimde lise ikinci sınıftaydım.

Sanıyorum bir yılbaşı talilı idi. “Tebessümler Diyarı” operetini balkondan izlediğimi anımsıyorum önümde yepyeni bir dünya açılıyor gibiydi. Sahne, dekor, müzik, her şey beni etkilemişti.

Yatılı okuduğum Kabataş Lisesi’nde de sabahları Ravel’in “Bolero”su ile uyandındırıldık. Ama bu bambaşkaydı.

Derken lise bitti ve yüksek öğretimle birlikte Ankaralı yıllarım başladı.

Hıncal Uluç ile birlikte “Faust” operasını izlerken oyundaki kısa bale bölümünü -bitmesin diye-çılgınca alkışladığımız yıllar… Daha o zamanlar, balemiz kendi başına temsiller verecek düzeye gelmemişti.

Ve henüz düzenli CSO konserleri de yoktu.

Gençliğin Leyla Gencer’i duygulandırıp ağlatacak kadar coşku gösterdiği ünlü konser, bir konferans salonunda yapılmıştı. Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nin salonunda…

O dönemden geçmeseydim, Paris’teki öğrencilik yıllarımda Maria Callas‘ı “Tosça “da izleyebilmek için kuyrukta iki buçuk saat bekler miydim? Soğukta titreyerek… Hem de beşinci kat balkonundan ve ayakta izleyebilmek uğruna…

★★★

Atatürk “Türk musikisi”ni çok severdi. Rumeli türkülerine bayılırdı. Ama zengin müzik birikimine “çok sesli” boyutu da katmak gerektiğine inanıyordu.

Tıpkı bir Osmanlı aydını olduğu ve ağır bir Osmanlıca ile konuşmaya alıştığı halde, “dil devrimi”nin yapılması gerektiğine de inandığı gibi.

“Türkü” sözcüğü “Türk!”den gelir. “Şarkı” sözcüğü ise “Şarki”den, yani Doğu’dan…Peki “şarkı”yı Doğudan aldık diye, Dede Efendi‘yi bizim müziğimizin bir parçası saymayacak mıyız? “Çok seslil”iği
Batı’dan aldık diye Adnan Saygun ’lar, Ulvi Cemal Erkin’ler bizden değil mi?

“Yunus Emre Oratoryosu” ya da “Köçekçe” bizden değil mi?

Çokseslilikle Türk müziği yeni bir boyut kazandı.
Zenginleşti. Evrensel müziğe katkı yapacak bir düzeye geldi.

★★★

Geçenlerde, Uluslararası Ankara Müzik Festivalinin açılışında bunları düşündüm.

Devlet Opera ve Bale Orkestrası sahnede kendini aşmış gibiydi. Genç soprano Yelda Kodallı gençliğimin Leyla Gencer’ini çağrıştıracak kadar çarpıcıydı.

Şef Rengim Gökmen ise Atatürk’ün 70 yıl önce attığı temellerin üstünde yükselen dev bir heykeli andırıyordu. Zarif, enerjik ve etkileyici…

Salondaki bazı yabancı dostlara ilişti gözüm. Türkiye’nin kendi düzeyindeki ülkelerden farkının farkında gibiydiler.

Ankara’nın uluslararası müzik festivali meğer 12. yılını bulmuş.                Dile kolay!

Ve birden şapkam olmadığı için hayıflandım.

Binbır zorluk ve olanaksızlıkla festivali bugünlere getirebilmiş olan Sayın Mehmet Başman‘a.. Sevda-Cenap And Müzik Vakfı’nın yılmaz savaşçısına şapka çıkaramadığım için.

Kemalist devlet, kültürde ve sanatta üzerine düşeni yaptı. Şimdi sıra “sivil toplum “da.

İstanbul festivalini rahmetli Eczacıbaşı başlatmıştı. Sırtlayanlar çoğaldı, giderek daha da büyüyor.

Ama Ankara da İstanbul’un  çapında bir burjuvazi yok. Bu nedenle de çok daha fazla kişi ve kuruluşun omuz vermesine gerek var. Tıpkı, arkasında büyük sermaye desteği olmayan Cumhuriyet gazetesinin, teker teker okur desteğine daha çok gereksinmesi olduğu gibi!

Ne yapmalı?

Kuyruğa girmeli, bilet almalı!.. Alamayacak durumdaki’ dostları, tanıdıkları davet etmeli!.. Ve salonlar dolmalı!

Dolmalı ki başkente hâla yeterli bir konser salonu yaptırmayan            devlet utansın!

Sanata sahip çıkmak, 70 yıl önce atılan temellere sahip çıkmak demektir. Ankara festivalinin gişeleri önünde kuyruklar uzasa, Cumhuriyet gazetesinin tirajı iki katına çıksa; Türkiye’de her şey bugünkü gibi
kalabilir mi?

Orijinal Görsel

Yorum ekle

Yorum yaz

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: