Ahmet Taner Kışlalı Yazıları Cumhuriyet Gazetesi Haftaya Bakış Köşe Yazıları

“Bakan”ın ve “Aydın”ın Sorumluluğu

Yazı Hakkında

Başlık:“Bakan”ın ve “Aydın”ın Sorumluluğu
Kaynak:Cumhuriyet Gazetesi (s.4)
Tarih:7 Temmuz 1993, Çarşamba

Yazı

HAFTAYA BAKIŞ

AHMET TANER KIŞLALI

“Bakan”ın ve “Aydın”ın Sorumluluğu

Sivas olaylarını tartışıyorduk. Daha sonra siyasette de üst düzeyde görevler üstlenmiş olan, çok deneyimli, eski bir vali şunları söyledi:

“- Olaylar bu noktaya gelmeden önlenebilirdi. Belki 5-6 kişi ölürdü; ama ölenler saldırganlardan olurdu!..”
“Korku ve kararsızlık”, kalabalığı yönlendiren bir avuç “fanatiği” yüreklendirdi. Onlara “cüret” verdi

Devleti “aciz” içinde gösteren, “yüzkarası” gelişmelerin baş sorumluları, Vali ile -Ankara’da telefonun ucundaki- “deneyimsiz” İçişleri Bakanı’dır.

Ve -böylesine bunalımlı bir dönemde- böylesine deneyimsiz bir isme o bakanlık görevini “bilinçsizce” sunan Sayın Başbakan’dır!..

Niçin İçişleri Bakanı?

Bırakın ruhbilimcileri, çocuk ya da köpek eğiticilerini..
Çocuğu ya da köpeği olan herkesin bildiği bir gerçek vardır.

Küçücük çocuk ya da köpek bile, kendinden istenileni yapmadan önce; o isteğin arkasındaki “yaptırma kararlılığını” ölçmeye çalışır.

İçgüdüsel olarak yapar, bunu.

Gerekli “kararlılığı” göremezse de bildiğini okur…

Her hareketi ile kalabalığı kızdırmaktan korktuğunu belli eden bir Vali. Valisi’ne kesin “talimat”lar vereceğine, O’ndan kalabalığa “ödün” vermesini isteyen bir Bakan…

Vali, saldırganlarla aynı eğilimdeki “fanatik” bir Belediye Başkanı’ndan yardım isteyecek kadar “korktuğunu” açığa vuruyor.

Bakan, bir avuç fanatiğin isteğine uyarak Pir Sultan Abdal Heykeli’nin “devlet eliyle yıktırılması” emrini veriyor..

Devlet korkuyor.

Saldırganlar vuruyor.

Günlerdir “açıktan” hazırlanan saldırıyı “adeta seyreden” devlet sorumluları da, hiç utanmadan, suçu “saldırıya uğrayanların kışkırtmasına” bağlayıp yerlerinde oturuyorlar.

Tıpkı, yakın geçmişimizde öldürülen her Türk diplomatından sonra, “Ermeni soykırımı” savlarını gündeme getiren Batı basını gibi..

Tıpkı. Almanya’da yakılan her Türk’ü. Alman yaşam
biçimine ve kültürüne yönelik bir tehlike ve “kışkırtma”
olarak gören Nazi kafası gibi.

Tıpkı, kundaktaki bebeklerin kurşuna dizilmelerini “mazur” gösteren Apo mantığı gibi..

Aralarındaki fark “temel”de değil “yüzeyde”dir.

Peki tüm suç hırsızda da kapısını, penceresini açık bırakarak giden ev sahibinin hiç mi “kusuru” yok?

Hırsız suçlu. Hırsızı gördüğü halde başını çeviren bekçi suçlu. Ama tutumuyla adeta “hırsıza meydan okuyan” ev sahibinin de, elbette ki sorumluluğu var..

Olay yıllar önce Bakü’de geçer.

Nazım Hikmet, üniversitede bir konuşma yapacaktır.
Salon tıklım tıklım doludur. Ayaktaki gençler koridorlara kadar taşmıştır.

Nazım “yasayan bir efsane”dir.

Hemen her sözü alkışlarla kesilmektedir.

Konuşmasının bir yerinde Fuzuli’yi eleştirir.. Birden büyük bir sessizlik olur. İlk şaşkınlık geçince de “yuh” sesleri gelmeye başlar.

Büyük ozan böyle bir şey beklememektedir. Çok üzülür. Tüm coşkusunu yitirir. Konuşmasını kısa keser.

Ve hemen olayı, dostu Babayev’e anlatır. “Bunu bana nasıl yaparlar?” der.

Babayev’in yanıtı kısadır:

– Sen poh yemişsen!.. Böyük şair olabilersen. Gençler sana tapabilerler. Amma bu, sana bu halkın başka böyük bir değerine dil uzatma hakkı verebilmez!..”

Aydın, kendini toplumundan sorumlu sayan insandır.

Tıpkı bir babanın da kendisini tüm ailesinden sorumlu sayması gibi.

Tek kişilik uçaktaki uçman, bilerek dağa çarparsa “intihar” etmiş olur.

Çok sayıda yolcusu olan bir uçman aynı şeyi yaparsa, artık onun adı “cinayet”tir.

Aydın “doyum”u kişisel davranışlarında değil, “toplumsal sonuç”larda arayan insan olmak zorundadır!..

Toplumuna “yeterince” saygı duymayan insan, “aydın” sayılabilir mi?!

Orijinal Görsel

Yorum ekle

Yorum yaz

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: