Yazı Hakkında

Başlık:Büyük Düşünmek!..
Kaynak:Cumhuriyet Gazetesi (s.16)
Tarih:28 Haziran 1992, Pazar

Yazı

HAFTAYA BAKIŞ

AHMET TANER KIŞLALI

Büyük Düşünmek!..

Luis Armstrong’dan Pavarotti’ye, rahmetli Cihad Babardan İstanbul Festivali’ne, oradan da Danimarka Ulusal Futbol Takımı’na kadar uzanan bir zincir var kafamda…
İlk bakışta sanılanın tersine, halkaları kolaylıkla bir araya gelen bir zincir.

Yeni Gün’ün spor sayfasında gazeteciliğe ilk adımımı attığım yıllardaydı. Gazetenin başyazarı ve manevi yöneticisi Cihad Baban, Akdeniz Oyunları’nın Türkiye’de yapılması için bir kampanya başlatmamızı istediğinde, şaşkınlıktan küçük dilimizi yutabilirdik.

Kendisine açıkça söylemeye cesaret edememekle birlikte, 30-35 yıl önceki koşullarda bu öneri bize neredeyse gülünç gelmişti. Oysa Türkiye, 60’lı yıllar geride kalmadan bu hedefe ulaştı. Şimdi Olimpiyat Oyunları peşinde.

“Büyük düşünme”nin önemini bana zaman öğretti.

İnsanlar gibi toplumlar da kendilerine koydukları hedeflere göre enerjilerini, yeteneklerini, olanaklarını harekete geçiriyorlardı.

Küçük hedef, küçük kalmak demekti.

Ama sadece “büyük” hedefler yetmiyordu. Ona ulaşacağına da “inanmak” gerekiyordu…

* * *

20. yıldönümüne katılmaktan büyük mutluluk duyduğum
İstanbul Festivali de işte bu “büyük düşünme”nin ürünü. Büyük düşünebilen büyük kişiler, 20 yılda büyük sonuç aldılar.

İstanbul’a, evrensel ile ulusalın iç içe girdiği, çok önemli bir çağdaş boyut eklediler. (Sayın Nejat Eczacıbaşı İle Sayın Aydın Gün de o kafamdaki zincirin iki halkasıdır!..)

İstanbul Festivali, ne seçkinci beğeniyi küçümsedi, ne de kitlenin beğenisini. Böylece bir yandan izleyici tabanını genişletirken, öte yandan izleyicinin beğeni düzeyini de yükseltti.

O süreç olmasaydı, acaba Pavarotti ismi, Türkiye’ye göre astronomik sayılabilecek ücretler ödemeyi göze alan 14 bin kişiyi Abdi İpekçi Salonu’na çekebilir miydi? Çekse de en ağır aryalardan sonra bile, o inanılmaz coşku yaşanabilir miydi?

Tıpkı rahmetli Muhsin Ertuğrul’un, çocuklardan başlayarak tiyatro sevgisini yaratması ve yayması gibi… Sunulan sanatsal etkinlik izleyeni eğitir, giderek daha iyiyi isteme eğilimi yaratır. Daha iyiyi, daha güzeli isteyenlerin sayısı arttıkça da ona sunulanın düzeyi yükselir.

Bu süreçte, kitlelerin beğenisi ile seçkinlerin beğenisi arasına çizgi çekmeye yer yoktur!..

* * *

Birkaç hafta önce, “Siyasal Düşünceler ve Rejimler” dersinin bu yılki son saatinde öğrencilerime sordum:

– Pavarotti’yi kimler en az bir kez dinledi?

Kalabalık sınıfta parmaklarını kaldıranların oranı üçte ikiyi buluyordu.

– Michael Jackson’ı dinleyenler?

Hayretler içindeydim. Kalkan parmaklar, belirgin bir biçimde daha azdı.

Popüler bazı parçalar da söyleyerek “işi ayağa düşürdüğü” için Pavarotti’ye kızmalı mı? Yoksa milyonların operaya ve klasik müziğe ilgisini çekmeyi başardığı için Herbert von Karayan’ın “yüzyılın en büyüğü” olarak nitelendirdiği bu sese teşekkür mü etmeli?

İşte o anda, çok farklı bir müzik beğenisi ile yetişmiş olan anneme “caz”ı sevdirmeyi başarmış olan Luis Armstrong’u anımsadım…

İşe Viyana valslerini dinleyerek başlayanların günün birinde Karmen’den hoşlanması, Karmen’den zevk alanların da giderek Rigoletto’yu, Tosca’yı beğenir olması olasılığı yüksek değil mi?

Yunus’un ezgileri değil midir, “Yunus Emre Oratoryosu”nun sevilmesini kolaylaştıran?

Evrensel ürünlere açıldıkça ulusal sanat yücelir ve yüceldikçe evrensel ürünler verir. Kitlelerin beğeni düzeyi yükseldikçe de bu süreç hızlanır…

Kafamdaki zincirin tüm halkalarına büyük saygı duyuyorum..

Büyük düşünmesini bilenlere de, o büyüklüğü yakalamaya katkı yapanlara da…

Orijinal Görsel

Yorum ekle

Yorum yaz

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: