Yazı Hakkında

Başlık:Cezayir Sendromu…
Kaynak:Cumhuriyet Gazetesi (s.3)
Tarih: 14 Mayıs 1995, Pazar

Yazı

HAFTAYA BAKIŞ

AHMET TANER KIŞLALI

Cezayir Sendromu…

Önceleri İran’laşmaktan korkardık; giderek Cezayir’leşmekten korkma modası başladı.

İçerde imam okulu açma rekoru ile övünen; geçen yıl kurban derilerini dinci örgütlere peşkeş çeken; Milli Eğitim’den İçişleri Bakanlığı’na, devleti laiklik düşmanlarının işgalinden kurtarmak için kılını kıpırdatmayan Sayın Başbakanımız, dışarda aslan kesiliyor:

– Biz gidersek, şeriatçılar gelir!

Dünyadaki tek örnek olarak, zorunlu din derslerini “anayasaya” sokan… Rabıta ile kol kola giren… Kemalist kurumları kapatıp, Kemalist güçleri sindiren… Türk İslam sentezini devletin “resmi ideolojisi” yapan…. Meydanı dinci güçlere terk ettikten sonra Marmaris’e sığınan adam da bugün gürlüyor:

Demokratik yoldan da gelseler, şeriatçılar iktidarı alırsa ordu darbe yapar!

İyi niyetli bazı aydınlarımız ise soğuk terler döküyorlar:

– Sakın ha!.. Aman lafını bile etmeyin; sonra Cezayir’e döneriz!

★★★

Ortaçağda Hıristiyan dünyası karanlıkta yaşarken İslam ışık saçıyordu.

Kilise en büyük saçmalıkları “Tanrı adına” yayma savaşındaydı. Engizisyon işkenceleri dehşet salıyordu. Bilim ve düşünce baskı altındaydı.

Oysa İslam dünyası, bilimde, sanatta, felsefede büyük aklımlar yapıyordu.

Bir Yahudi olan İbni Memun, El Ezher’de ders
verebilmekteydi. Aynı zamanda Selahattin Eyyubi‘nin dostu ve Kudüs’teki Hıristiyan kralın da doktoru olabiliyordu.

Bir İbni Rüşt, Tann’ya ulaşmanın en iyi yolunun “akıl” olduğunu savunabilmekteydi ve çok etkiliydi.

Bir İbni Haldun, insanın evrimini “maymun’dan da öte, “bitki”ye kadar götürüyor ve de toplumdaki saygın konumunu koruyabiliyordu. Kimse onu “kâfir”diye suçlamıyor, “katli vaciptir!” diye fetvalar vermiyor, yakmayı düşünmüyordu. (Ya da bizim bazı ANAP’lı eğitim bakanlarımız gibi, kimse onu kitaplardan çıkarmayı akıl edemiyordu!)

Ama Hıristiyan dünyası “Aydınlanma Devrimi’ni yaşarken, İslam dünyası giderek karanlığı seçti. Batı ilerledi, Doğu geri kaldı.

Koca Arap âleminin bilim ve teknolojiye katkısının, küçücük İsrail’in ancak yüzde 4’ü kadar oluşu acıklıdır!.. Düşündürücüdür!

★ ★ ★

Durum böyle iken ve dünya 21. yüzyıla girmeye hazırlanırken… Bazı İslam ülkelerinde “köktendinci” akımların güçlenmesini nasıl açıklamalı?

“Siyasal muhalefet “e izin vermeyen baskı rejimleri, halkın desteğini “dinsel güçler’e ödün vererek sağlamayı “kurnazlık” sayabiliyorlar. Yönetime ve
toplumsal-ekonomik koşullara doğan tepkiler, ancak cami ya da kilisede sığınak bulabiliyor. Hoşnutsuz kitleler, genç kuşaklar ve kimi aydınlar için başkaca seçenek kalmıyor.

İran, Cezayir ve Polonya örnekleri çok açık.

Baskı yönetimleri, baskıyı biraz gevşetmek zorunda kaldıklarında, gecelikle yıkılırlar. Onların yerini hangi güçlerin alacağını ise, her toplumun kendine özgü koşulları belirler.

Kemalist tek parti, dinci güçleri siyaset dışı tutarken, siyasal bir muhalefetin kendi içinde yeşermesini sağlamıştı. 27 yıllık tek parti dönemi sona ererken, İran ya da Cezayir benzeri bir durumun ortaya çıkmaması bundandır!

Cezayir’de köktendinci akımların yükselişi, 30 yıllık tek parti egemenliğinin ürünüdür. “Petrol gelirleri bütün Cezayirlilerin rahat yaşayabilmeleri için bir
güvence oluşturduğu sürece, her şey yolundaydı” Petrol fiyatlarının düşmesiyle birlikte durum değişti.

Çağdaşlaşma görünümü altındaki “çürümüşlük ve ahlaksızlık”, baskı yönetimi ile özdeşleşmiş gibiydi. Cezayir’de 1954’te yüzde 17 olan kentleşme oranı, giderek yüzde 551 buldu. İşsizliğe karşı kentlere akın eden insanlar, toplumsal değerlerini yitirdiler. Kentte yaşadıkları “kültür şoku” onları tepkiye, yeni bir “kimlik” aramaya ve sonuçta da İslama sığınmaya itti.

Başka seçenekleri de yoktu!

Yaşadıkları umutsuzluk: bir yandan ‘‘kumlu düzen” e, öte yandan da “yabancı kültür”lerin ürünü olan hemen her şeye karşı “öfke”yi de beraberinde getiriyordu. Gençler “daha iyi bir dünya” isterken, onlara bu umudu sadece “dinçi güçler” verebilmekteydi…

İşte Cezayir ve işte Türkiye!

Sadece benzerikleri görmek de sadece benzemezlikleri hesaba katmak da, aldatıcı olur!.. Ama Cezayir’deki köktendinci tırmanış karşısında “sürgün”den çağrılıp Yüksek Devlet Konseyi Başkanlığına getirilen Muhammed Budiaf‘ın şu sözleri
unutulmamalı:

En büyük eksiğimiz, bizde bir Mustafa Kemal
Atatürk ‘ün çıkmamış olmasıdır!

Orijinal Görsel

Yorum ekle

Yorum yaz

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: