Yazı Hakkında

Başlık:Çocukluk Hastalığı…
Kaynak:Cumhuriyet Gazetesi (s.3)
Tarih:22 Ekim 1995, Pazar

Yazı

HAFTAYA BAKIŞ

AHMET TANER KIŞLALI

Çocukluk Hastalığı…

“Sıfırdan başlama” alışkanlığı, bir çocukluk hastalığıdır.

Düzeltmek yerine, bırakmak… Her başarısızlıkta, oyun ya da oyuncak değiştirmek… “O olmuyor, birde bunu deneyelim” demek.. Kendininkini kırıp, sabırlı komşunun oyuncağını kıskanmak…
İnsanlar bazen çocukluk içgüdüleri ile birlikte büyürler.
Tıpkı, geçmişi tümden kötüleyip “sil baştan” yapmayı marifet sayan 12 Eylül’cüler gibi!..
Bugün koşullar daha olumlu. Ama sorunlar daha büyük…
Çünkü, eskinin olumlulukları da silinirken, yeni, “kendi olumsuzlukları”nı beraberinde getirdi.

★ ★ ★

Çocukluk eğilimlerini aşamamış “yeni büyükler” var gündemde.

Kimisinin gözü Okyanus ötesinde… Türkiye için “mucize reçete”si başkanlık sistemi.

Kimisi, Fransa’daki “dar belge”li ve iki turlu seçim sistemine takılmış kalmış… Bizde de uygulansa; RP gidecek, ANAYOL gelecek ve her şey güllük gülistanlık olacak sanıyor.
Çoğu da, her kötülüğün kaynağını bulduğu kanısında: Koalisyonlar!..

Siyaset bilimi dersinde geçenlerde “hükümet bunalımı”nı tartışıyorduk. Gençlerin siyaset adamlarına güvenlerini neredeyse tümden yitirdikleri ortaya çıktı…
Onlar da siyasal kadroların, “tümden” değişmesi gerektiğini düşünüyorlar…

Siyasal yaşam, niçin başarılı insanları kendisine çekmekte yetersiz? Kabahat insanlarda mı, yoksa o insanları belirli davranışlara zorlayan parti yapılarında mı?

Bayan Çiller‘in başka bir partiyle koalisyon yapması kendi partisi içindeki “faşizan” kafaları hükümete doldurmasından daha mı kötü? Bay Mesut Yılmaz‘ın partisi içindeki “şeriatçı” kafalarla yaptığı koalisyon, yarın  bir merkez-sağ ya da merkez-sol parti ile yapacağı bir koalisyondan daha mı iyi?

“Dar bölge” sistemi ile solun her türlüsünü ve şeriatçı sağı devre dışı bıraksanız: Türkiye’ye huzur ve “istikrar” mı gelecek?

Körfez bunalımında Türkiye’yi “sıcak savaş”a sokamadığı için hayıflanan.. ve yeni üniversitelerin çoğunluğuna şeriatçı rektörler atayan rahmetli Özal, sınırlı yetkili bir Cumhurbaşkanı değil de “Başkan Özal” olsaydı. Türkiye bugün daha iyi bir noktada mı olurdu?

★ ★ ★

Demokrasi, ancak demokratik yapılı partilerin sırtında yükselebilir.
Oy aldığı kitlelerden kopuk bir parti, demokratik değildir. Parti içinde yükselmenin, nitelikle değil de bir kişi ya da gruba bağlılıkla ilişkili olduğu bir parti, demokratik değildir…

Seçim sistemi ise, ancak toplumun istencinin yasama organına doğru yansımasını sağladığı ölçüde, sağlıklıdır.

Elbette ki siyasal bölünmeleri, parti sayısının gereksiz yere artmasını kolaylaştırmamalıdır. Ama toplumda azımsanmayacak düzeyde destek sağlamış hiçbir hareketi de Meclis dışına itmemelidir…

Öyleyse, genel seçimlerde de, parti içi seçimlerde de “orantılı temsil” sistemi kullanılmalıdır… Seçim, tüm yetkilerin birilerine verilmesinin ve birilerinin de devre dışı bırakılmasının aracı değildir. Herkesin gücü ölçüsünde etkili olabilmesini sağlamanın aracıdır.
Tabanını doğru temsil etmeyen bir siyasal parti ve toplumdaki güç dengelerini doğru yansıtmayan bir Meclis, ne siyasal istikrarı sağlayabilir ne de toplumsal barışı!

★ ★ ★

Demokrasi, bir hoşgörü ve uzlaşma rejimidir.

Eğer, seçim sistemi ile oynayarak, bazılarının toplumdaki desteğini yok sayar ve bazılarına toplumdaki desteklerinin çok üzerinde yetkiler verirseniz.. siyasal istikrar uğruna koalisyonları yok edecek, ülkeyi tek bir kişi ya da partinin yönetimine terkedecek çözümler peşinde koşarsanız, insanları hoşgörüye ve uzlaşmaya zorlayacak yolları da tıkamış olursunuz!

Demokrasi yetişkinlerin yönetim biçimidir; çocukluk hastalıklarından kurtulamamış olanların değil!..

Orijinal Görsel

Yorum ekle

Yorum yaz

Bir Cevap Yazın