Yazı Hakkında

Başlık:Çok Perdeli Bir Oyun
Kaynak:Cumhuriyet Gazetesi (s.3)
Tarih:20 Kasım 1994, Pazar

Yazı

HAFTAYA BAKIŞ

AHMET TANER KIŞLALI

Çok Perdeli Bir Oyun

Birinci perde.

Mersin’de bir açıkoturum… Düzenleyenlerin, Atatürk düşmanı olarak bilmen iki konuşmacıyı özellikle seçtikleri belli. Bunlardan birisi alır sazı eline:

Benim oğlum “Atatürk samanlıkta doğdu, dolma yerken öldü!” diyor.

Ve ‘bilimsel konuşma ” bu “yüksek düzey “de sürer.

Salonda büyük tepkiler.. Ayağa kalkanlar.. Bağıranlar..

Birinci perdenin “final’i. Oturumun yöneticisi hemen
mikrofona sarılır:

– Sizlere bugüne kadar hep aynı plak dinletildi. Panelistler olaya bilimsel açıdan yaklaştıklarından yadırgadınız. Ancak Türkiye’de artık bazı şeylerin ciddi bir şekilde tartışılmasının zamanı gelmiştir!

★★★

İkinci perde.

Açıkoturumun yöneticisi, bir süre sonra. “Altıoklu bir
partiyi temsilen Kültür Bakanı olur. İlk iş olarak da, ünlü iki
Atatürk ve Kemalizm düşmanını “en yakın” çalışma arkadaşları olarak seçer.

“Başdanışman” sanlı kişiler TV’de Uğur Mumcu’nun
karşısına çıkıp, tarihsel gerçekleri tersyüz ederler Öza’ a
kol kola, Atatürk’ü vs attığı temelleri yıkmaya çalışırlar Bakan adına katıldıkları toplantılarda ya da Bakan adına “kabul ettikleri” heyetler önünde haykırırlar:

Bırakın artık Atatürk’ü; Atatürk bitmiştir!.. Zaten etkisi
altında kaldığı ideoloji de faşizmdi!

Anayasa Mahkemesi Başkanı, bilim adamları, yazarlar,
sanatçılar Bakan’ı uyarırlar Aldıkları yanıt hep aynı
“plak “tan:

Biz düşünce özgürlüğüne saygılıyız. Türkiye’de her şey
tartışılabilmelidir!

Ve bu gerçekler bu köşede de dile getirilir.

Sayın Bakan’dan hakaret mektupları.. ve bu satırların yazanca karşı açılan “hakaret” davası.

Atatürk’e hakaret edilince “düşünce özgürlüğü”.. ama
Atatürk’e hakaret eleştirilince “suç” (!)..

İkinci perdenin “final’i: Bakan’ın davayı kaybetmesi..
Mahkemenin, hiçbir hakaret öğesi taşımayan yazıların, sadece “demokrasinin doğal öğesi” olan “eleştir hakkı”nın
kullanılmasından ibaret olduğu sonucuna varması!

★★★

Üçüncü perde.

Bakan’ın ” Başdanışman “ı, gazetesindeki köşesinden,
sevgili Bakanı’nı eleştirenlere ve kendisiyle ilgili bazı gerçekleri sergileyenlere (başta Sayın Emin Çölaşan ve bu satırların yazarına) ateş püskürür sinir krizleri geçirdiği belli.

“Alçaklar.. sefiller.. yeteneksizler, ajanlar.. uşaklar.. ahmaklar.. çapsızlar, karanlık yüzlü efendilerinden emir alanlar.. demokrasi düşmanları.. reziller., profesör değil kapı uşağı bile olamayacak adam…”

Belli ki “küfür kültürü” çok gelişmiş.

Ama demokraside “küfür özgürlüğü’nün olmadığını anlaması gerekmektedir. Ve bu kez, bu satırların yazarı onun
hakkında dava açar.

Üçüncü perdenin “final “i: “Başdanışman “ın mahkûm olması.. ve karardan bir tümce: “Davacının manevi şahsiyetine bu yazı ile saldırılmasında herhangi bir kamu yararı bulunmadığı gibi, davalının bu nitelikte saldırgan oluşunu haklı kılan objektif bir neden bulunmamaktadır.”

Perdeler çok. Oyun sürüyor.

Ve ‘kulis’te konuşulan çok şey var.

Örneğin -şimdi Altıok’lu bir partinin genel sekreteri olano eski Bakan’ın eski bir sözü yeni yeni duyuluyor:

– Ben de 2. Cumhuriyetçiyim!.

Söylediği kişi, “mahkûm” olan “başdanışman”!. Olayın
tanıkları ise, bakanlığın müsteşarı Prof. Emre Kongar ve
başkaları..

Aslında o sözün hayret edecek hiçbir yanı yok.. Pek sayın kişinin genel tutumu ve yakınlarınca bilinen kişiliği ite çok tutarlı.

Ama benim merak ettiğim bir şey var.

“Saygıdeğer” kişinin bana yolladığı hakaret mektupları
ile “başdanışmanı “nın köşesinden yaptığı “iltifat”lar arasında büyük “üslup” ve “sözcük” benzedikleri bulunuyordu.
Acaba Bakanı “nın mektuplarını mı başdanışmanı ” yazıyordu? Yoksa “başdanışmanı “nın köşe yazılarını mı “Bakanı”kaleme alıyordu?

Doğrusu bu ya.. gerçekten de merak ediyorum!..

Orijinal Görsel

Yorum ekle

Yorum yaz

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: