Yazı Hakkında

Başlık:Demirel ve Türkeş…
Kaynak:Cumhuriyet Gazetesi (s.3)
Tarih:09 Nisan 1997, Çarşamba

Yazı

HAFTAYA BAKIŞ

AHMET TANER KIŞLALI

Demirel ve Türkeş…

Sürekli değişen bir dünyada insanlar değişmeden
kalabilirler mi?

Bir bilge kişinin binlerce yıl öteden dediği gibi: “Ayrıt ırmakta iki kez yıkanılmaz “Tıpkı aynı pabucun iki kez giyilemeyeceği gibi.

Su akıyor. ırmak değişiyor… Her adımınızda biraz
daha yıpranan ayakkabınız, biraz önceki ile aynı olmaktan çıkıyor.

Ve yaptığımız değerlendimelerdeki yanlışlıklar, hep
0 kesintisiz değişimi unutmamızdan kaynaklanıyor. Koşullar değişiyor, Koşullarla birlikte insanlar da; ama önyargılarımız aynı kalıyor.

★★★

Demirel de Türkeş de, 12 Eylül öncesinde en kızdığını kişiler listesinin başındaydılar… Bana göre günahtan çoktu. Meclis kondorlarında karşılaştığımızda başımı çevirirdim.

Devletin izni ve hatta desteği ile kurulan “komando
kamptan”… Yurtsever olduklarından hiçbir zaman kuşku duymadığım çok sayıda gencin o kamplarda silahlı eğitim görmesi.. Gene yurtseverliklerinden kuşku duymadığım solcu gençlerin onlara yok edilmesi gereken düşmanlar” olarak gösterilmesi…

Polisin gözleri önünde basılan okullar, yurtlar.. Hakan Yurdakuler benzeri, gür ağaçlar olmalarına izin verilmeyen filizler, fidanlar.

Evlat acısı içinde yıllarını tüketen nice analar, babalar.

Toplumun kahpe kurşunlarla yitirdiği değerler… Bedrettin Cömertler. Cavit Orhan Tütengil’ler, Abdi İpekçiler., ve daha niceleri.

12 Eylül’e giden yolun taşlan, 1960’lı yılların ortalarında döşenmeye başlanmıştı…

★ ★

Giderek koşullar değişti.

Dünyadaki komünizm çöktü… 12 Eylül yumruğu.
Türkiye’de -Kemalistler dahil- solun her türünü darmadağın etti. “Kızıl tehlike’ye karşı “yeşil”den medet umuldu.

Güneydoğu Anadolu’da etnik terör hortladı.

Sonuç?

Kızıl tehlikenin yerini “yeşil tehlike” aldı. Ve ırkçı milliyetçi yaklaşımlarla, ulusal bütünlüğün korunamayacağı ortaya çıktı.

“Fikirlerimiz iktidarda, ama biz hapisteyiz” diyen Türkeş ve arkadaşları bir gerçeği daha anladılar: Demokrasiye Kendilerinin de gereksinmesi olduğunu… Demokrasinin “en az sakıncalı” rejim olduğunu..

Laiklik, demokrasi, şiddetin çıkmaz yol oluşu ve Atatürk ulusçuluğu… Irka ya da dine değil, bin yılda oluşmuş bir kültür ortaklığına dayalı bir ulusçuluk. Etnik özellikleri yadsımadan, ulus kavramını bir “üst kimlik”
olarak kabul eden bir ulusçuluk.

Turancı çizginin çok ünlü yazarı Nihal Atsız, yaşamının son yıllarında oğlu Yağmur Atsız’a sık sık şu tümceyi yinelemişti:

– Atatürk’ü şimdi anlıyorum!

O Atatürk, Atsızların yıllarca karşı çıktığı, savaştığı
bir Atatürk’tü…

Koşullar Türkeş ve “dava arkadaşları “nı, giderek oraya sürüklüyordu. “Dinci’ eğilimleri ağır basanlar ise, onları terk ettiler. Büyük Birlik Partisi’nı kurdular

Yıl 1963.

Demokratik solculuğun simge ismi Wilty Brandt.
Batı Berlin’de belediye başkanı. Oğlu komünistlerin bir
gösterisinde tutuklanmış, Gazeteciler soruyorlar:

– Siz sosyal demokratsınız, oğlunuz ise komünist…
Nasıl açıklarsınız?

Gülümsüyor:

– 18 ‘inde komünist olmayan, 30‘unda iyi bir sosyal
demokrat olamaz!

Dünün Demirel’i ve Türkeş’i, Türkiye’nin bugünkü
olumsuzluklarında önemli pay sahibi oldular… Ama bu günün Demirel’i, laikliğe, demokrasiye, çağdaşlığa sahip çıkıyor. Geçen günlerde bu dünyadan ayrılan Türkeş ise, Demirel ’ e yardımcı olmaya çalışan bir çizgideydi. Önemli bir “denge” görevi görmeye başlamıştı.

Yaş mı?.. Değişen koşullar mı?

Galiba her ikisi de!

Ama asıl önemli olan nedenler değil, sonuçlardır…

Elbette ki, “dün”ü unutmamalıyız ve -benzer acıların yaşanmaması için- unutturmamaya çalışmalıyız..
Ama “bugün “e de hep dünün gözlükleri ile bakmamalıyız.

Yani -duyguları aklın önüne geçirmemek için- “geçmişin tutsağı” da olmamalıyız!

Orijinal Görsel

Yorum ekle

Yorum yaz

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: