Yazı Hakkında

Başlık:Esintiler
Kaynak:Cumhuriyet Gazetesi (s.3)
Tarih:08 Eylül 1999, Çarşamba

Yazı

HAFTAYA BAKIŞ

AHMET TANER KIŞLALI

Esintiler

İlhan Selçuk’tın “Yıkılanların Değeri?..”yazısı
beni geçmişe götürdü.

Varşova’da resmi gezideydim. Eski Varşova’yı
yürüyerek geçmiştik. Sarayları, konakları, müzeleştirilmiş yapılarıyla, eskinin güzelliği, bütünlüğü “oIduğu gibi” korunmuştu.

Derken bizi bir salona alıp, yirmi dakika kadar
süren bir belgesel film izlettirdiler. Hitler”in Polonya’daki Nazı güçleri başkomutanına yolladığı bir telgraf emri ile başlayan bir belgeseldi bu:

“Varşova’yı haritadan silin!”

Alev makineleri ile yakılan binalar. Dinamitlenen kalıntılar. Sanki bir bilimkurgu izliyor gibiydik. Çünkü o yerle bir olduğunu gördüğümüz  yerlerden az önce geçmiştik. Oldukları gibi duruyorlardı.

Filmin ilk bölümünü Naziler çekmişti. Gerisini ise
Polonyalılar.

Varşova’nın kurtuluşu. Ülkenin dört bir yanına
dağılmış olan Varşovalıların eksi 27 derece soğukta geri dönüşü. Planlamacıların “modern bir kent” kurma önerilerine karşı halkın direnişi. Ve tarihsel kentin, taş taş üzerine konularak, “eskinin tıpkısı” olarak, yeni baştan kuruluşu.

Gerçek “milliyetçiliğin” ne olduğunu anlatabilmek için, o filmin bizim TV’de de gösterilmesini istedim. Getirttik. Tam o sırada hükümetten ayrılınca, Sayın Demirel’in MHP destekli “milliyetçi” iktidar engelledi.

**

Yıkılanların aynısını yeniden mi yapmalıyız?

Kuşkusuz ki hayır! Çünkü bizimkiler ne eski ne
de güzeldi.

Biz yıkılan kentlerimizin daha sağlamını ve güzelini yapmalıyız. Depremi, yanlışın ve çirkinin düzeltilmesi için bir fırsat saymalıyız.

Ne öneriyordu Özgen Acar geçenlerde?

Yıkılanların yerini bina ile doldurmamayı. Parklar ve spor alanları yapmayı.. Beton yığınına dönüştürülmüş kentlere nefes aldırmayı…

Özgen Acar’ı bir sabah da TV ekranında gördüm.

Topkapı Sarayındaki hırsızlık olayı idi konu. Tarihsel değerlerin gönüllü savunucusu olarak konuşuyordu.

Bir yanda birkaç bekçi ile korunmaya çalışılan,
dünyanın en göz kamaştırıcı müzelerinden birisi..
Öte yarıda, her yıl bol keseden dağıtılan binlerce
“imam” kadrosu…

Deprem bazı konularda, topluma ve devlete bir
“şok tedavisi” işlevini görüyor. (Tıpkı kalbi duran
bir hastaya elektrik verilmesi gibi.) Acaba Topkapı’daki soygun da, devletteki bir başka çarpıklığın giderilmesi yolunu açabilecek mi?

Futbol bugünkü esintilerin iç açıcı tek durağı oldu.

Ümitler maçındaki sevincimizi, edepsizleşen iki futbolcumuz gölgeledi. Beğenilmeyen her kararında hakeme el kol hareketleri yapan, uzanan
dostluk eline tüküren, kazanılan maçtan sonra rakiplerini kendi seyircisi önünde dövmeye kalkan iki utanç kaynağı…

Teknik direktörün ve federasyon balkanının seri
tepkiler tesellimizi. Ama asıl teselliyi ertesi günü
Mustafa Denizli’nin çocukları verdiler.

Ve o güzel sonuç, bana bir “günah çıkarma “fırsatı da yarattı.

İki yıl kadar önceki hazırlık maçları sırasında Sayın Denizli’yi eleştirmiştim. Hatta istifaya çağırmıştım. Zaman onun haklılığını ortaya koydu.

Üstelik de Fatih Terim’in milli takımın başındayken gösterdiği korkaklığın yerini yürekli, bol gollü bir futbol aldı. Gönülden kutlamak da, bizim
için bir “vicdan borcu” oldu.

Yanlışını kabul etmek insanı güçsüzleştirir mi,
yoksa ona duyulan güveni mi arttırır? Bazı “büyüklerimiz” güçsüzleştireceğine inanıyorlar. Ben ise İkincisine…

Herkesin gördüğü bir yanlışın doğru olduğunda diretmek ne anlama gelir?

Halkı aptal yerine koyduğunuz anlamına mı,
yoksa kendinize güveniniz olmadığı anlamına mı?

Orijinal Görsel

Yorum ekle

Yorum yaz

Bir Cevap Yazın