Yazı Hakkında

Başlık:FAŞİZM TEHLİKESİ VE ÜNİVERSİTE
Kaynak:Cumhuriyet Gazetesi (s.2)
Tarih:17 Ocak 1971, Pazar

Yazı

OLAYLAR VE GÖRÜŞLER

FAŞİZM TEHLİKESİ
VE ÜNİVERSİTE
Dr. Ahmet Taner KIŞLALI
HACETTEPE ÜNİVERSİTESİ SİYASET
SOSYOLOJİSİ ÖĞRETİM GÖREVLİSİ

Kapitalist dünya, 1929’lar şiddetinde olmasa bile, büyük bir ekonomik bunalıma girmek üzeredir. Ve ekonomik hayattaki önemli bir bunalımın siyasal hayata da yansımaması düşünülemez. Kitlelerde uyanan hoşnutsuzluklara kendi yararlarına dokunmadan çözüm yolu bulamayan egemen sınıflar, toplumsal düzeni ancak şiddet yöntemleri ile koruyabilir hale gelirler.
Birleşik Amerika’da McCarty’yi hatırlatan bir Senato Araştırma Komisyona kurulmuş ve bu komisvon çeşitli üniversitelerdeki «zaralı» kişileri saptamıştır. He zararlı kişiler, İçlerinde Nobel ödülleri almış bilim adamlarının da bulunduğu sol eğilimli aydınlardır.
Bağlı bulundukları üniversitelerden atılmaları için geniş bir kampanya açılmıştır. Herbert Marcuse gibi, dünya çapında bir üne sahip bulunan bir filozof bile, siyasal düşüncelerinden ötürü üniversiteden uzaklaştırılmıştır.
Dünyada sosyal hakları ilk tanıyan ülkelerden birisi olan İngiltere’de grev hakkının
kısıtlanması için çalışmalar yapılmaktadır.
Fransa’da ise, polis rejimine doğru kayış, bir avuç aydının çırpınmasına rağmen gerçekleşmektedir.
Türkiye’de durum
Kapitalist kalkınma yolu ile sosyal adalete yönelik tedbirlerin birarada yürüyemiyeceği Türkiye’de bugün kesinlikle ortaya çıkmıştır. Biraz dengeli bir gelir dağılımı
için girişilecek her çaba, kalkınma hızının düşmesi dışında bir anlam taşımayacaktır.
Ekonomik ve siyasal bağlarla parçası haline geldiğimiz bloktaki durumu da gözönüne alınca, içinde bulunduğumuz bunalımın nedenleri açık ve seçik olarak anlaşılacaktır. Toplumun çeşitli sınıf ve tabakalarındaki bilinçlenme sonucu doğan istemlere bu sistem içinde cevap veremeyen egemen sınıflar için tek çıkar yol kalmaktadır : Baskı :
Hükümetin getirdiği bazı kanun tasarılarına gözatınca, durumun daha da somutlaşacağını sanıyoruz :
• Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununda yapılacak bir değişiklikle, hükümete
toplantı ve gösterileri 30 gün erteleme yetkisi tanınmak istenmektedir. Örneğin İmran
Öktem’in cenazesinde çıkan olaylardan sonra yapılan protesto yürüyüşü böyle bir kanunla bir ay sonraya atılır ve dolayısiyle de yapılamazdı.
• Başka bir tasarı ile, «ideolojisi itibariyle Türk kanunlarına göre suç işlemeyi amaç edinen, yeril veya yabancı, ölü veya diri» bir kişiyi şu veya bu şeklide öven bir dernek kapatılabilecektir. Yani Nâzım Hikmet’in büvük bir şair olduğunu söylemek bir derneğin kapatılması için yeter neden sayılabilecektir.
• Nihayet, toplu hareketleri önlemenin son çaresi de Fransa’dan esinlenerek bulunmuştur : Onbinlerce kişinin katıldığı bir yürüyüş sırasında herhangi bir suç işlenir ve failleri de bulunamazsa, gösteriyi düzenleyenler aynı suçlardan yargılanabileceklerdir.

Üniversite’nin yeri
Bütün bu ortam içerisinde üniversitenin yeri nedir? Bu soruya verilecek cevap, sanırız ki, üniversite üzerinde oynanan oyunların anlaşılmasını kolaylaştıracaktır, üniversitenin özerk oluşu, ona üç önemli görevi yerine getirebilme olanağı vermektedir :
• İlerici bir eğitim : Yani ülke gerçeklerine dönük, toplamsal yapıyı geri kalmışlığın kısır döngüsünden kurtaracak temel değişimlere yönelik bir araştırma ve tartışma ortamı yaratmak.
• ilerici bir baskı gücü : Yani toplumdaki tutucu ve gerici gelişmelerin karşısına çıkacak, gerektiğinde yol gösterecek bir kurum niteliği taşımak.
• Kitlelere bilinç götürme : Yani özellikle emekçi sınıfların uyanmalarına, toplamdaki ileri dönüşümler için bir devrimci güç halinde oluşmalarına yardım etmek.
Üniversitelerimizin bugün gerektiği gibi bir ilerici eğitim yaptıkları söylenemez.
Fakat —her şeye rağmen— üniversite bir koşullar bütünü olarak, öğrencisini büyük bir
değişmeye uğratmakta ve onda, egemen sınıfların ideolojisi ile çatışan bir eğilimin doğmasına sebep olmaktadır. Örneğin Erzurum Atatürk ve Hacettepe üniversitelerinde yaptığımız bir araştırma, öğrencilerin %45,9’unun sosyalizmi benimsemelerine karşılık, sadece %27’sinin sosyalizme karşı olduğunu ortaya koymuştur. Bu eğilim son sınıflara yaklaştıkça daha da belirgin bir hale gelmektedir. Geri kalmış ülkelerin kapitalist yoldan kalkınabileceğini savunan öğrencilerin oranı sadece %13,2’dir. Ve, örneklemeye giren öğrencilerin %86’sı, «Birleşik Amerika ile bugünkü ilişkilerimizin Türkiye’nin bağımsızlığını zedeleyecek nitelikte olduğu» kanıtlanmıştır.
Üniversiteler ikinci görevlerini de son aylara gelinceye kadar az-çok yapabilmişlerdir: Gerek öğretim üyeleri ve gerekse öğrenciler olarak birçok olaylarda ilerici ve etkili bir baskı gücü niteliği ile ağırlıklarını koymuşlardır.
Nihayet üniversite, «bilinç götürme» görevini de bir dereceye kadar olsun yapabilmiştir. Emekçi ve yarı emekçilerin uyanmalarında ve örgütlenmelerinde rol oynamıştır. İşçi ve köylüler, öğrencilerin verdikleri örneklerden ve hatta bizzat teşviklerinden sonra fabrika ve toprak işgallerine başlamışlardır. Bazı gençlik kuruluşlarının, geçen Haziran ayında sıkıyönetimle biten işçi hareketlerindeki yerleri de bilinmektedir.
Sonuç
Görüyoruz ki, Üniversite özerkliği açık olarak egemen sınıfların aleyhlerine işlemiştir. Bütün çabalar üniversitenin yukarıda değindiğimiz bu üçlü fonksiyonunu yapmasını önlemeğe yöneliktir.
İlerici eğitimi önlemek için türlü baskılar yapılmaktadır. Bunun yetmiyeceği anlaşıldığından: Erzurum Üniversitesi gibi, eşrafla özdeşleşecek, çevrenin tutucu baskısı altında sinip çağ dışı bir yol tutacak eğitim kurumlarının Anadolu’ya serpiştirilmesine çalışılmaktadır. Bilinçli tertipler ve «sağ – sol» edebiyatı ile üniversite kamuoyu nezdinde yıpratılmış ve bir baskı grubu olarak itibarını ve etkisini büyük ölçüde yitirmiştir. Nihayet getirilmek istenen son tedbirler, üniversitenin üçüncü fonksiyonunu işlemez hale getirmek ve özerkliği tamamen ortadan kaldırarak ilk iki fonksiyonun son izlerini de tamamen silmek amacını taşımaktadır.
Üniversitenin ilericiliği kendi içerisinde kalıp, toplumu etkileyemediği sürece egemen güçler karşısına çıkmamışlardı. Ekonomik bunalımlarla birlikte sol eylemler işçiye ve köylüye sıçramağa başlayınca durumun değişeceği doğaldı.
Türkiye’de egemen sınıflar ve onların temsilcisi durumundaki hükümet güç durumdadır. Ya kapitalist kalkınma yoluna, ya da 1961 Anayasanın getirdiği bazı hak ve özgürlüklere hayır demek zorundadırlar. Çünkü bilinçlenen sınıfların isteklerine, kapitalist sınıfın yatırım arzularını öldürmeden olumlu bir cevap verebilme olanağı kalmamıştır.

Orijinal Görsel

Yorum ekle

Yorum yaz

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: