Yazı Hakkında

Başlık:Fransa ve Biz…
Kaynak:Cumhuriyet Gazetesi (s.3)
Tarih:22 Şubat 1998, Pazar

Yazı

HAFTAYA BAKIŞ

AHMET TANER KIŞLALI

Fransa ve Biz…

Fransa’ya öğrenim için gitmiştim. İstanbul’dan gemiyle Marsilya’ya, oradan da trenle Paris’e. Trenden inip taksiye bindim.

Şoförün canı gevezelik etmek istiyor olmalıydı. Hangi ülkeden geldiğimi sordu. Türk olduğumu söyleyince de, başını arkaya çevirip beni süzdü.

– Niçin öyle baktınız?

– Ne kadar güçlü olduğunuzu ölçmeye çalıştım. Gördüğüm ilk Türksünüz ve bizim dilimizde “Türk gibi güçlü!” sözü vardır.

Daha sonraları, Boulevard St. Michel üzerindeki bir küçük lokantada da garson bana soracaktı:

– Söyleyin bakalım, bir Türkten daha güçlü kim var?.. Bilemediniz değil mi!.. İki Türk..

Ve etraftan şen şakrak kahkahalar.

★★★

Fransızcamı ilerletmek için Tours kentinde birkaç ay kaldım.

Etrafı şatolarla dolu, güzel bir kentti, insanları sakin ve onurluydu. Temiz bir Fransızca konuşuluyordu. Ama beni en mutlu eden, kentin en büyük alanında ertesi gün gördüğüm bir yazıydı:

“Le Grand Turc”…

Yani “Büyük Türk” Boyum kadar harflerle. Alttaki kahvehane ve üstteki lokantanın ortak adı.

Konu derste açılınca, hocamız Mösyö Herault güldü:

– Biz Büyük Türk diye Osmanlı padişahına deriz, örneğin Osmanlı ordusunun adı da, Büyük Türk’ün Ordusu’dur…

Oysa yıllar sonra Turgut Özal hayıflanıp duracaktı; “Atatürk keşke kurduğu devlete Türkiye Cumhuriyeti adını takmasaydı. Anadolu Cumhuriyeti deseydi, bugün Kürtlerle de bir sorunumuz olmazdı… ” diye.

Özal’ın sözlerini okudukça ben de gülmekten kendimi alamıyordum. Avrupalıların, Anadolu’da yaşayanlara, yüzyıllardır “Türk’’ dediklerini bilmiyor olmalıydı. Tıpkı Napolyon’un taç giyme töreninde “Türk Büyükelçisi” diye sunulmasına sinirlenen Osmanlı Büyükelçisi gibiydi:

– Ben Türk değil Osmanlıyım!

★★★

Fransa’daki öğrencilik dönemimde, Avrupa’da yoğun bir Türk nüfusu yoktu. Ortalama Fransız insanı sadece iki Türk’ü tanıyordu: “Görkemli” Süleyman diye adlandırdıkları Kanuni’yi ve Atatürk’ü.

Avrupa ve Özellikle de Fransızlar, Türklerden etkilendikleri dönemler yaşamışlardı. Zengin evlerini süsleyen “Şark köşeleri”, Türk etkisinin yansıdığı bir modaydı.

Avrupa’nın bize etkisi de, hemen hep Fransızlar aracılığıyla olmuştu. Paris, Türk aydınları için Avrupa’ya ve giderek çağdaşlığa açılan bir kapıydı. Jön Türkler bunun en ünlü örneğini oluşturdular.

Eski dilde Avrupalı olan her şeye “ala franga ” denirdi. Yani “Fransız usulü”(â la française). Doğulu anlamına kullanılan “ala turka” da, gene Fransızlardan alınmıştı: “Türk usulü” (â la turgue).

★★★

Emile Zola’nın “J’accuse”ünü (Suçluyorum) okuduğumda, gözyaşlarımı tutamamıştım. “Sırf bunu okuyabilmek için bile, Fransızca öğrenmeye değer” diye düşünmüştüm.

Ünlü bir yazarın, bir haksızlığa karşı direnmesiydi bu. Hapse girmeyi bile göze alarak verdiği, tek kişilik bir savaştı. Aynı zamanda da, bir yazın başyapıtıydı…

Bizler için Fransa niçin önem taşır?

Özgürlüğün, cumhuriyetin ve demokrasinin beşiği olduğu için.

Atatürk’ün, Fransız devrimine büyük önem vermesi ve onun evrensel yanını Türk devrimine kazandırmak için büyük çaba göstermesi bundandır. Kemalizmin “Cumhuriyetçilik, Laiklik ve Ulusçuluk” ilkelerinin oluşumunda, Fransız devriminden çıkarılan sonuçların rolü çoktur.

Hep Birinci François ile Kanuni Süleyman arasındaki ilişkiden söz edilir. Acaba Kurtuluş Savaşımız sırasında yanlıştan dönen ve M. Kemal’e dostluk elini uzatan ilk Batılı ülkenin Fransa oluşu daha mı az önemlidir?

Açın, yakın geçmişin gizli belgelerine bakın!

Ermeni isyanı. Şeyh Sait isyanı. Ve hatta bugünkü PKK isyanı… Türkiye’deki Fransız diplomatlarının ülkelerine yolladığı raporlar, birçok Batılı “dost”unkinden çok daha gerçekçidir.

★★★

TV ekranında uzun uzun el sıkışan Jacques Chirac ile Demirel’i seyrederken bunlar geçti kafamdan, Fransız Cumhurbaşkanı. Türk Cumhurbaşkanı’nı karşılamak için Orly Havaalanı’na kadar gelmişti.

Bunda ekonomik ilişkilerin, karşılıklı çıkarların rolü yok mu? Elbette ki var. Ama uzun tarihsel bir geçmişin ve hepsinden de önemlisi, paylaşılan ortak değerlerin de rolü var.

Bizde Kürtler var. Fransa’da da Korsikalılar. Brötonlar, Alsaslılar.

Biz Güneydoğu sorununu “üniter” (tekil) devlet sınırları içinde çözmeye kararlıyız. Onlar da Korsika sorununu aynı çerçevede çözmeye kararlı. Fransız Anayasa Mahkemesi, “Korsika halkı” deyimini bile, bir yasanın iptali için yeterli neden sayıyor.

Atatürk’ün “ulus” anlayışı ile Fransızlarınki arasında hiçbir fark yok!

Yaşar Kemal, Almanların sırtını sıvazlarken, savunduğu “Üniter devletle olmaz” sözlerine Fransa’dan kolay kolay alkış bulamaz!

Napolyon Bonapart, Yves Montand, Michel Platini, kimisi Korsika, kimisi İtalyan kökenli.

Mimar Sinan, Şemsettin Sami, Lefter Küçükandonyadis, kimisi Sırp, kimisi Arnavut, kimisi Rum kökenli.

Ama onlarınkiler Fransız, bizimkiler de Türk! Çünkü ne Fransa’nın temelinde ırkçılık var ne de Türkiye’nin!

Acaba Almanya ve benzerleri için de aynı şeyleri söyleyebilir misiniz?

Orijinal Görsel

Yorum ekle

Yorum yaz

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: