Yazı Hakkında

Başlık:Gerdaniye’den Nalburiye’ye…
Kaynak:Cumhuriyet Gazetesi (s.3)
Tarih:10 Ekim 1997, Cuma

Yazı

HAFTAYA BAKIŞ

AHMET  TANER KIŞLALI

Gerdaniye’den Nalburiye’ye…

Fransızlar “Hiç olmaması geç olmasından iyidir”
derler.

Dosyamda uzunca süredir beklemen bir yazı var:
“Orkestra ve Nalburiye”…

CSO Konya, Kayseri ve Afyon’u “pilotbölge” seçmiş. Üç ayda bir, bu kentlerimizde de konserler verecek.

Seçilen üç kent de, yobazlığın filiz verdiği yerler.

Alkışlamak gerekmez mi?

Hayır! Brüksel’de oturan yazar, aşağılık duygusunu bastırmanın yolunu böyle bulmuş: Küçümsemek, aşağılamak!

CSO’nun “üçüncü sınıf bir taşra bandosu” olduğunu buyuruyor… Ve de “nalburiye”ye benzetiyor.

Bir zaman da Atatürk rozeti takmış olan THY hostestleri ile alay etmişti… “Gerdan Atatürkçülüğü” diye…

Bozuk bir Türkçe, bilgi yanlışlari, sağlıksız bir ruh
hali.. Böyle bir yazı Hümyet’te çıkmış olmasaydı, üstünde tek satır yazmaya bile değmezdi.

Olayın iki yanı var: Sanatsal yanı ve siyasal yanı.

Geri kalmış ülkeler değerlendirilirken, hep fizikteki “bileşik kaplar” örneği verilir. Suyu hangi kaba boşaltırsanız boşaltın, diğer kaplardakilerle aynı düzeye gelir.

Bunun anlamı açıktır.

Ekonomi… Siyaset…Sanat.. Spor… vb. Bunların
hepsi de ülkenin gelişmişlik düzeyine bağlıdır. Ve beş aşağı beş yukarı- birbirinden çok farklı düzeylerde olamaz.

Ama devrimci, bu kısır döngüyü kıran insandır.

Atatürk’ün kurumları Anadolu’nun gelişmişlik düzeyini çok aştılar… Özellikte de sanatta aştılar. Müzikte aştılar, sahne sanatlarında aştılar.

Bizimle benzer gelişme düzeyinde olan ülkelere
bakın! Bunun nasıl yadsınamaz bir gerçek olduğunu görürsünüz.

Eğer İstanbul Operası Kopenhag da alkış toplayabiliyorsa… 9. Senfoni’yi dinlemeye Ankara’da on bin kişi gidiyorsa… Çok sayıdaki özel tiyatro yaşamını sürdürebiliyorsa…

Eğer İstanbul’dan Ankara’ya.. uluslararası müzik
ve sanat şenliklerimiz, her geçen yıl biraz daha çok
izleyiciyi kendine çekebiliyorsa…

Bunun altında yatan anlam açıktır!

Birtakım ne idüğü belirsiz numaracı cumhuriyetçileri hasetten çatlatacak kadar açıktır.

Çağdaşlaşma savaşı bir “topyekûn savaş “tır.

Türkiye yeniden ortaçağ karanlığına çekilmek istenirken, bu savaşın anlamını ilk kavrayan ve gereklerini yerine getiren “kurum” ordu oldu. Ama bu -adı üstünde- bütün kurumlar tarafından, bütün cephelerde verilmesi gereken bir savaş.

Askerin yapacağı var… Siyasetçinin yapacağı var..
Bilim adamının yapacağı var.. Gazetecinin, sanatçının yapacağı var… Kadının, gencin yapacağı var.

Ve çok isimsiz kahraman bunu özveriyle yapıyor.

Örneğin… Devlet Operası’nın görkemli seslerinden Osman Gökoğlu ve arkadaşları bir grup oluşturmuşlar… Van’dan Bursa’ya, Ordu’dan Mersin’e, Balıkesir’e değin “Türk bayrağı ve Atatürk büstünün önünde” coşkulu konserler veriyorlar.

Hepsi de çağdaşlık yolunda savaşım veren sivil
toplum örgütleri yararına!

Meral Gökoğlu’nu, Osman Gökoğlu’nu, Savaşeri Kolat’ı Şakir İlyasoğulları’nı saygı ve sevgi ile
alkışlamak mı? Yoksa Pavarottt ile Maria Callas’la
kıyaslayıp aşağılamak mı?

***

Oğuzhan Özen, Anadolu Üniversitesi öğretim
elemanlarından… İmam okulu savunucularının Kütahya’da düzenledikleri gösteride olanları TV’de izlemiş.

Atatürkçü bir üniversite öğrencisi bayanın çığlıkları tüm gece kulaklarında çınlamış. Bayanın polis
tarafından susturulmaya çalışılması, “cahil-i ulema “nın kadını linç etme istekleri kareler halinde gözlerinin önünden gitmemiş.

Tüm gece uyuyamamış.

Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte oturup kaleme sarılmış. Tepki dolu mektubunun her satırı, o “topyekûn savaş “a bir çağrı niteliğinde..

Bir yanda o savaşı -en olumsuz koşullarda bilevenenler var. Öte yanda da, Brüksel’deki koltuklarından onları aşağılayarak, kendi aşağılık duygularını bastırmaya çalışanlar…

Bir yanda bilinçli yurtseverler. .. Öte yanda, cam
duvarını pisleterek dikkatten üzerlerine çekmeye çalışanlar…

Bir yanda adam gibi adamlar.,. Öte yanda ise,
hosteslerin gerdanlarından daha yukarıya çıkamayanlar…

Orijinal Görsel

Yorum ekle

Yorum yaz

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: