Yazı Hakkında

Başlık:Güle Güle Paşam!
Kaynak:Cumhuriyet Gazetesi (s.3)
Tarih:08 Ağustos 1999, Pazar

Yazı

HAFTAYA BAKIŞ

AHMET TANER KIŞLALI

Güle Güle Paşam!

70’li yılların ortalarıydı.

İlk kez bir kokteylde karşılaşmıştık. Sivil giyimliydi. Birbirimizi resimlerimizden tanımıştık.. Hayretimi gizleyemedim:

– Eğer bilmiyor olsaydım, sizin ancak binbaşı rütbesinde olabileceğinizi düşünürdüm.

Güldü Benzer değerlendirmeleri başkalarından da duyuyor olmalıydı. Ama sanki ilk kez başına geliyormuş gibi, hoşuna gittiğini gösterdi Daha sonra çek yakından tanıyacağım, her zamanki nezaketiyle, o da bana benzer şeyler söyledi.

Kanım kaynamıştı.. Etkilenmiştim.

Hak ettiği Hava Kuvvetleri Komutanlığı, zamanın başbakanı Demirel tarafından engellenmiş bir orgeneraldi. Orduda çok sevildiği biliniyordu. Demokratik, ilerici yapısı, sivil kamuoyunda da çok olumlu yansımalar yapmıştı. 12 Mart dönemi ve
sonrasında iz bırakmış olan Orgeneral Muhsin Batur’dan sonra, havacılar içinde öncelikle parlayan bir isimdi.

★★★

Yazgı, rahmetli İrfan Özaydınlı ile bizi çok geçmeden bir araya getirdi.

Önce TBMM çatısı altında, CHP sıralarında. Bir süre sonra da aynı hükümet içinde.

Solculuğun, üst düzeydeki geleneksel askerlerin gözünde pek de olumlu sayılmadığı bir dönemdi. Önce Muhsin Batur Paşa’nın, arkasından da Oramiral Kemal Kayacan ile İrfan Paşa’nın “demokratik sol” bir partinin saflarına katılması anlamlıydı… Ve önemliydi.

Üçü de ilerici ve nitelikli isimlerdi.

Ama 1978 başında kurulan hükümette, İçişleri Bakanlığı için, Ecevit‘in Özaydınlı’yı seçmesinin özel bir nedeni vardı. Paşa 12 Mart döneminde, çok başarılı bir sıkıyönetim komutanlığı yapmıştı. Üstelik de-genel eğilimin tersine-solcuların üzerine önyargılarla gitmemiş ve sağcılara kol kanat gelmemişti.

Maraş katliamı, İrfan Paşa için büyük bir talihsizlik oldu.

Olay patlak verir vermez, Milli Eğitim Bakanı Necdet Uğur’la birlikte Maraş’a uçmuşlardı. İç güvenlik konularında önemli deneyimi olan Sayın Uğur’un. CHP grubunda anlattıkları bugün gibi belleğimdedir:

– İtfaiye ve polis, sıcak çatışmaların olduğu mahallelere gitmeye çekiniyordu. Sayın Özaydınlı adeta kahramanca bir mücadele verdi. Onların önüne düştü…

Ama o ortamda bir içişleri Bakanı’nın yapabileceği fazla bir şey yoktu.

Aymaz bir devlet.. Yıllardır gerilmiş bir ortam.. Bölünmüş, yozlaşmış bir polis örgütü.. Özenle hazırlanmış tuzaklar..

Suç birkaç aylık bir bakanda değildi, olamazdı. Ama kendisini “manevi” sorumlu saydı. Demokrasi tarihimizdeki en onurlu davranışlardan birisini sergiledi. Hükümetteki koltuğunu bıraktı.

★★★

Henüz içişleri bakanlığı görevini sürdürdüğü günlerdeydi.

Bir bale oyununun galasındaydık. Sanatçılar başarılıydı. Müzik, dekor ve dansın uyumu, bizi güncel sıkıntıların ötesine taşımıştı.

Ön sıraları dolduran çok sayıdaki bakan arkadaşı, sanatçıları birlikte kutlamaya davet ettim. Memnunlukla kabul ettiler. Teker teker ellerini sıktık.

Ciddi bir ifade ile İrfan Paşa’ya döndüm:

– Paşam, şimdi beni kıskanıyorsunuz değil mi?

Şaşırmıştı:

– Niçin Sayın Kışlalı?

– Çünkü ben sanatçılarla uğraşıyorum, siz ise eli silahlı çetelerle!

Kahkahalarla gülerken ‘Haklısınız, çok haklısınız” diyordu.

★★★

İrfan Paşa’yia dostluğumuz giderek pekişti. Siyaset anlayışımız ve olaylara bakış açılanmız arasında büyük benzerlikler vardı. Bu 12 Eylül döneminde ve sonrasında da sürdü. Ankara’dan taşınmasından sonraysa, pek görüşemez olduk.

İstanbul’daki konferanslarımda zaman zaman onu ilk sırada görmek beni çok mutlu ederdi. Ama cenaze töreninde ne Ecevit’in ne de Altan Öymen‘in oluşu, beni çok mutsuz etti!..

Çok güzel bir insanı yitirdik. Hem askerlere hem de sivillere örnek olarak gösterilmesi gereken bir insanı…

Güle güle paşam!

Orijinal Görsel

Yorum ekle

Yorum yaz

Bir Cevap Yazın