Yazı Hakkında

Başlık:İşçisiz Sol ve Solsuz Demokrasi(!)
Kaynak:Cumhuriyet Gazetesi (s.3)
Tarih:08 Aralık 1999, Çarşamba

Yazı

HAFTAYA BAKIŞ

AHMET TANER KIŞLALI

İşçisiz Sol ve Solsuz Demokrasi(!)

12 Eylül Anayasasının hazırlandığı günlerdeydi.

Devletin güçlü kişisi General Evren, Akdeniz sahillerinde tatilini geçiriyordu. Peşinden ayrılmayan gazetecilere büyük bir övünçle, okumakta olduğu kitabı gösterdi.

Eflatun‘un “Devtet”i idi bu kitap.

Ve Türkiye’nin yakın geleceğine yön verme konumundaki “zat-ı muhterem”, Eflatun’un demokrasi karşıtı bir düşünür olduğunun farkında bile değildi..

Böylece, “Demokrasi kuruyorum” sananlar, sonunda neredeyse demokrasiyi yasaklayan bir ucube çıkardılar ortaya.

“Oyunu ver gerisine sakın ola karışma” diye halka sopa gösteren bir kafa yapısının ürünü idi bu…

Tam 2500 yıl önce “Devlet işlerine karışmayanlara, kendi işi gücü ile uğraşan sessiz bir yurttaş değil, hiçbir işe yaramayan bin gözüyle bakıyoruz’ diyen Perikles‘in bile gerisine düştüğünü bilemeyen bir kafa yapısının…

★★★

Uyarmak bir görevdi.

“Seçimsiz Demokrasi” başlığını taşıyan bir yazı yazdım.

Çünkü anayasa taslağı, sanki sağcı bir partinin programı gibiydi. Solcu bir parti iktidara gelebilse bile o sağcı çerçeveyi aşamayacaktı.

Halka seçim hakkı bırakılmıyordu. Seçimi onun adına General Evren ve arkadaşları zaten “peşinen” yapmışlardı.

Yazıyı yolladığım gazetenin yöneticileri korktular.

Bazı bölümler çıkarıldı, “Seçimsiz Demokrasi” başlığı da ‘Seçim ve Demokrasi’ gibi, ne kokar ne bulaşır bir hale geldi.

İşte bugün o seçimsiz demokrasiyi yaşıyoruz.

“Solsuz demokrasi” olabileceğini sanan bir ilkelliğin bedelini ödüyoruz… İki bacaklı bir insanı tek paçalı pantolonla koşturmaya çalışan bir ilkelliğin…

Ve tek bacakla sekmeye çakşırken düşmemeye çaba gösteren beden de ister istemez koltuk değneği kullanıyor…

★★★

İşçi ile işveren, yoksul de varlıklı arasında “siyasal açıdan” temel bir fark var.

Büyük bir işveren, tek başına bile siyasal dengelerde etkili olabilir. Bir partiye ya da bir adaya verdiği “tek başına” destek bile ekonomik gücü nedeniyle önem taşır.

Ama emekçinin tekil desteğinin hiçbir ağırlığı yoktur.

İşçi ya da kamu görevlisi, ancak örgütlenirse, on binlercesi bir araya gelirse, küçük ödentileri üst üste koyarak büyük bir kaynak oluşturabilirse… İşveren karşısında, toplumsal-siyasal bir denge sağlayabilir.

Kitle örgütlerine siyaseti yasaklayan bir anayasa; aslında işçilere siyaseti yasaklarken, işverenlere siyasetin kapılarını “ardına kadar” açıyor demektir…

★★★

İşçiye siyaset yasak.

Kamu görevlisine siyaset yasak.

Gençliğe siyaset yasak.

Ama işverene ve din adamına siyaset serbest…

Türkiye’de sol niçin yok oldu? İktidarı ile muhalefeti ile meydan niçin sağa kaldı?

Bu soruları sormanın fazlaca bir anlamı var mı?

12 Eylül -Kemalistler dahil- solu buldozer gibi ezdi geçti. O boşlukta da holding solcuları (!), numaracı cumhuriyetçiler, ırkçı bölücüler, laiklik düşmanları cirit atmaya başladılar.

İşçi sendikalarının üzerine ölü toprağı serpilmiş.
Özgüvenlerini, inançlarını yitirmişler. Oysa kendine güvenmeyeni ne toplum önemser ne de siyasal iktidarlar.

Yumruklarını tek noktaya vurabilseler… Yürekli bir biçimde sosyal demokrasiye sahip çıkabilseler… Kendileri için olduğu kadar toplum için de çok şeyi değiştirebilecekler.

İşçi, öğretmen, üretici, gençlik siyasete ağırlığını koyamadığı için Türkiye’de solun esamisi okunmuyor. Solun gücü olmayınca da, işçinin, kamu görevlisinin, üreticinin ellerindeki, ayaklarındaki bağlar çözülemiyor.

★★★

Bir kısırdöngü bu.

İşçisiz “sol” olmaz.

Solsuz “demokrasi” olmaz.

Demokrasi olmayınca da “çağdaş” olamazsınız. Ve burnunuz “pislik”ten kurtulmaz…

“Yumurtasız omlet” yapmak isteyen ileri (!) zekâlıların “kefareti”ni hep birlikte ödüyoruz!

(Cumhuriyet, 5 Aralık 1993)

Orijinal Görsel

Yorum ekle

Yorum yaz

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: