Yazı Hakkında

Başlık:Kemalizm ve Nasırizm
Kaynak:Cumhuriyet Gazetesi (s.2)
Tarih: 27 Kasım 1970

Yazı

Olaylar ve Görüşler

Kemalizm ve Nasırizm

Dr. Ahmet Taner Kışlalı

Hacettepe Üniversitesi <Siyaset Sosyolojisi> Öğretim Görevlisi

Birçok aydın kişi zaman zaman şu soruya cevap aramıştır: Üst yapıda son derecede cesurane reformlara girişen Atatürk neden aynı şeyi alt yapıda da denememiştir? Bugün CHP’yi yöneten ekibin <Alt yapı devrimi> sloganı da bu açıdan değerlendirdiğinde anlam kazanır.

Bu soruların cevapları sanıyoruz ki ünlü bir vecizede gizli: <Süngülerle her şey yapılabilir, sadece üstüne oturulmaz> İktidara ulaşan her güç oraya hangi yolla gelmiş olursa olsun, kendisine toplumsal bir destek bulmak zorundadır. İktidarda kalışı buna bağlıdır.

Mustafa Kemal’in karşısındaki en büyük sorun önce ulusal bir devlet yaratmak, sonra da kalkınmayı sağlamaktı. Kemalist ihtilal gerçekleştiğinde kapitalist Batılı ülkeler dışında kalkınma modeli yoktu. Ulusal bağımsızlık gerçekleştirilirken asker – sivil bürokrat, mahalli eşraf ve büyük toprak sahiplerine dayanılmıştı. Mustafa Kemal’in, halka belli bir geleceği hazırlama görevini yüklediği tek partisi de bu sınıflara dayanıyordu. Dayandığı güçleri yıkamazdı. Nitekim toprak reformuna 1935’te karar vermiş olmasına rağmen gerçekleştiğini ne kendisi ne de bugünkü kuşaklar görebildiler. Bu reformdan zarar görecek olanlar, mahalli parti örgütünden Meclis komisyonlarına kadar o denli güçlüydü!

Kültür İhtilali

Batılı ülkeler nasıl kalkınmışlardı? Burjuvazinin yaptığı yatırımlarla! Kapitülasyonlar kaldırılıp, yabancı sermayenin baskısı yok olunca bizde de aynı şey gerçekleşir sanıldı. Bu olmayıp, gerçek anlamı ile bir burjuvazinin bulunmadığı anlaşılınca da görevi devlet yüklendi. Bu burjuvaziyi yaratmak görev idi. Gerçek devletin ekonomik hayata müdahalesi, gerekse bütün diğer reformlar bu amaca yönelmişti.

Bu bir çeşit <Kültür İhtilali> dir. Yani, önce insanı değiştirerek alt yapıdaki evrimi hızlandırma hareketidir. Latin alfabesinin kabulü, dinin devlet işlerinden ayrılması, halk kitlelerinin eğitimine verilen önem hep bu açıdan değerlendirilmelidir.

İdeolojiler, toplumsal sınıfların ihtiyaçlarına cevap veren inanç sistemleridir. Kemalizm de dayandığı sınıfların ihtiyaçlarına göre şekillenmiştir. Hatta bazan baştaki önderin iradesine rağmen bile hep bu temele göre işlemiştir ve uygulanmıştır. Kapitalizm sürecinin hızlandırılmak istenmesine rağmen toprak reformunun yapılmayışı ve feodal bey özelliği taşıyanların zamanla ve kendiliğinden burjuvaziye dönüşmelerinin beklenişi hep bundandır.

Dış Etkenler

Nâsır, Atatürk’ten farklı olarak iki önemli ögenin etkisinde kalmıştır: Dış sorunu hemen başlangıçta halledip iç sorunlara dönememiştir, bir. Batılı ülkelerin dışında da kalkınma modelleri bulunduğunu görmüştür, iki.. Üstelik, kalkınmaya finansman ve teknolojik açıdan katkıda bulunabilecek bir başka blok daha bulabilmiştir.

Bu dış etkenleri bir yana bıraksak bile, içerde de Nâsır’ın karşılaştığı durum farklıydı. Toplumsal yapıdaki feodal güçler kendisinin değil, Kral Faruk’la birlikte yıkılan eski rejimin yanındaydı. Onları yıkmak, kendi durumunu zayıflatacağına güçlendirecekti. 1952’de başlayan ve gitgide radikalleşerek süren toprak reformu bu açıdan değerlendirilmelidir.

Toplumsal yapı farkı

Geri kalmış ülkelerin toplumsal yapılarındaki önemli bir özellik, orta sınıfın son derecede zayıf oluşudur. Sömürgeci ülkeler buralarda devlet mekanizmasından ticaret hayatına kadar birçok alanı doğrudan veya dolaylı olarak ele geçirmişlerdi. Bağımsızlık hareketleri sonucu bunların gerisin geriye gitmeleri üzerine orta sınıfta (ara tabakalar) ortaya çıkan bu büyük boşluğu anlamak zor olmasa gerektir.. Bu durumun tek istisnalarından birisini Türkiye vermiştir. Çünkü eski bir sömürge olmadığı gibi, üstelik büyük bir imparatorluğun asker – sivil bürokrasisini de miras alarak devralmıştır. İşte Kemalizme Batılılaşma yolundaki destek de bu sınıftan gelmiştir.

Ordu kendiliğinden bir sınıf değildir. Ama başlangıçta Kemalizmden oldukça etkilenmiş gibi görünen Nâsır Kemalist hareketin toplumsal tabanından yoksun olunca yolunu seçmek zorunda kalmıştır: Kısa sürede iktidarda kalmağı garanti etmek için orduyu sınıflaştırmak, onun mensuplarına bazı ayrıcalıklar tanımak. Ve uzun sürede rejimin geleceğini garanti etmek için de iktisaden özgür bir köylü ve güçlü bir işçi sınıfı yaratmak. İşte bu açıdan bakıldığı zamandır ki, Nâsır’ın 1960’tan sonra giriştiği köklü reformlar anlam kazanacaktır: Bütün bankaların ve sigorta şirketlerinin millileştirilmesi; birçok yabancı ortaklığın karma girişim hâline getirilmesi; işçilerin kâra ve yönetime katılmaları; çalışma saatlerinin azaltılması v.b gibi..

Sonuç

Atatürk, kapitalist toplumların çağdaş uygarlığı temsil ettikleri dönemi görmüştür. Onların bazı üst yapı kurumlarını Türk toplumuna malederek, alt yapıdaki evrimi hızlandırmıştır. Bugün sosyalist antitezin doğuşu da bir yerde bu hızlanma sayesinde mümkün olmuştur. Nâsır ise emperyalizmin etkisini daha açık şekilde duymuş ve sosyalist modelleri de görme olanağını ele geçirmiştir. Toplumların evriminde bazı aşamaların atlanabileceğine tanıklık etmiştir. Ama yolunu en az bir dış etkenler kadar, ülkesinin toplumsal yapısı belirlemiştir.

Her iki devlet adamının ileri görüşlülükleri arasındaki birtakım önemli farklar bir yana ayrılırsa, akla bir soru geliyor: Nâsır 1910’ların Türkiyesinde yaşasa bir kemalist, Atatürk 1950’lerin Mısırında yaşasa bir Nâsırist mi olurdu? Kim bilir?..

Orijinal Görsel

Yorum ekle

Yorum yaz

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: