Yazı Hakkında

Başlık:“Mahpushane, Güneş Doğmuyor…”
Kaynak:Cumhuriyet Gazetesi (s.3)
Tarih:21 Ocak 1996, Pazar

Yazı

HAFTAYA BAKIŞ

AHMET TANER KIŞLALI

“Mahpushane, Güneş Doğmuyor…”

Olay Yunanistan’da, “Albaylar cuntası” döneminde geçer.

Askeri diktatör Papadopulos, üniversiteyi ziyaret etmektedir. Öğrenciler dertlerini, sorunlarını anlatırlar. Sadece dinler ve arada bir başını sallar.

Oradan da cezaevine gider. Tutuklu ve hükümlüleri dinler.

Ve sık sık özel kalem müdürüne dönüp buyurur:

– Bunu da not et!.. Ayrıntılı olarak not al!

O ziyaret de biter. Arabada özel kalem müdürü sorar:

– Bir noktayı çok merak ettim: Öğrencilerle konuşurken benim not tutmamı istemediniz. Cezaevinde ise tersine, yakınmalardaki bazı ayrıntılara bile önem verdiniz, izninizle, nedenini sorabilir miyim?

Diktatör güler:

– Bu yaştan sonra öğrenci olacağımı sanmıyorum… Ama ikincisi hiç belli olmaz!

Nitekim belli olmadı da…

★★★

27 Mayıs öncesi günlerindeydi.

Baskı yönetimine karşı gençlik sesini yükseltiyordu. Arkasında geniş bir kitlenin bulunduğunun bilinci ve heyecanı ile…

Demokrat Parti’nin iktidarı kazandığı 14 Mayıs’ın yıldönümüydü. Kızılay’da bir karşı-gösteri düzenleneceği söylentisi kulaktan kulağa yayılıyordu Öyleyse “meydanı boş bırakmamak” gerekirdi.

Hıncal Uluç ve Güneş Tecelli ile birlikte -binlerce genç gibi-biz de o gün Atatürk Bulvarı’ndaydık… Ben polislerce gözaltına alındım… 56 kişiyle birlikte…

Suçumuz “özgürlük” ve “demokrasi” istemekti.

Gözaltının “polis”te geçen bölümü çok tatsızdı. Bizlere “düşman” gözüyle bakılıyordu… Polislerin hepsi için herhalde öyle değildi ama çoğunluğu için “vatan hainleri” olmalıydık.

Selda’nın buğulu sesindeki gibi… “Mahpushane”de güneş doğmuyordu…

Daracık bir yerde, aç, susuz ve uykusuz geçen 24 saatten sonra, bizi “asker” devraldı.. Sıcacık, sevecen… Doyurulduk, gereksinmelerimiz karşılandı, insanca bir ilgi gördük… Ve birkaç gün sonra da salıverildik.

Şimdi düşünüyorum da.. İlk günkü davranış sürseydi. Dayak yeseydik. İşkence görseydik. Düzenli bir biçimde aşağılansaydık. Yıllarca dört duvar arasında kalsaydık…

Yürekleri “yurt ve insan sevgisi” dolu gençler; acaba cezaevinden nasıl insanlar olarak çıkardık?

Sevgi alan sevgi verir.

Düşmanca tutum da düşmanlık getirir.

★★★

Gözaltında iken öldürülen gencecik bir gazeteci…
Ömürlerini dört duvar arasında geçirmek zorunda bırakılan, İsmail Beşikçi ve benzeri düşün adamları…
Ayaklanan tutuklu ve hükümlüler..

Gazeteci kimliği altında “ajan” olabilir.

Yazar, tarihsel gerçekleri tepetaklak edebilir “yurdu ve toplumu parçalayacak” düşünceler üretebilir.

Cezaevleri, “militan” yetiştiren okullara dönüşebilir. Ama gazeteciyi öldürmek, yazarı zindanlarda çürütmek, cezaevlerini cehenneme çevirmek çözüm getirmez… Çözümsüzlük getirir.

Demokrasi, suçun cezasız kaldığı bir yönetim biçimi değildir. Ama cezanın “insaflı” olduğu, suçlunun bile “insan” olduğunun unutulmadığı bir yönetim biçimidir.

Yoksa o insan, giderek insan olmaktan çıkar.

Toplum düşmanı bir “canavar”a dönüşür!

Bundan da öncelikle o korunmak istenen “toplum” zarar görür.

Unutmamalı!.. “Keskin sirke”ler lağıma akıtılmadan küpler kurtulamaz…

Orijinal Görsel

Yorum ekle

Yorum yaz

Bir Cevap Yazın