Yazı Hakkında

Başlık:“Medine Sözleşmesi” Diye Diye…
Kaynak:Cumhuriyet Gazetesi (s.3)
Tarih:14 Şubat 1996, Çarşamba

Yazı

HAFTAYA BAKIŞ

AHMET TANER KIŞLALI

“Medine Sözleşmesi” Diye Diye…

“Siyasal Düşünceler ve Rejimler” dersinin çıkışındaydı.

O gün “din ve laiklik” konusunu işlemiştik. Yanıma başörtülü bir öğrencim geldi. Ve sordu:

– “Medine Sözleşmesi”ni de anlatacak mısınız?

Anlatmak ve irdelemek gerektiği anlaşılıyordu. Neydi, hangi koşulların ürünü olarak doğmuştu? En önemlisi de -bazılarının ileri sürdükleri gibi- acaba bugünün Türkiyesinde de uygulanma olanağı var mıydı?

Türkiye’ye bir din devleti getirmek isteyenlerin hiçbir savı, görmezden gelinmemeli… Anlaşılmalı ve gerçek yerine oturtulmalı!

Sadece eğitim kuramlarında değil… Kitaplarda, gazetelerde, TV’lerde…

★★★

Şakir Keçeli‘den yaz sonlarında bir mektup almıştım.

“Osmanlı Kim, Şeriat Ne?”adını taşıyan kitabı ile yollanmış bir mektuptu bu. Şöyle diyordu:

“Kitap, yalan yanlış bilgilerin etkisi ile şeriata yönelen insanları uyarmak amacı ile yazılmıştır. Zaman zaman şeriatın mantığı ile şeriat eleştirilmiştir… Kendime hedef kitle olarak Anadolu’da yaşayan politikacıları da aldım, İstedim ki kitabım onların el kitabı olsun ve kahve sohbetlerinde şeriatçılara karşı boynu bükük kalmasınlar.”

Amaç önemliydi… Hedef kitlede ise bana göre sadece kasaba politikacıları yoktu; öğrenciler, öğreticiler ve tüm aydınlar da vardı.

Kitabı okudum.

Amacına ulaşmıştı. Osmanlının “mutlu insanların ülkesi” olmadığını çok iyi sergiliyordu. “Şekilci İslam”ın savlarının gerçeği yansıtmadığını kanıtlıyordu.

Ve ünlü “Medine Sözleşmesi”ni de bütün boyutlarıyla açıklığa kavuşturuyordu.

★★★

Ali Bulaç‘tan Erbakan‘a kadar, şeriatçı kesim son yıllarda şöyle bir hukuksal düzeni savunmaya başladı:

“Türkiye’de tek bir hukuk geçerli olmamalı. Her kesime, her ‘cemaat’e, kendi inancına göre bir hukuk sistemi uygulanmalı. Laikliğe inananlara laik hukuk, Sünnilere Sünni hukuku, Şiilere Şii hukuku, Ermeni’ye, Yahudi’ye, Rum’a, Süryani’ye kendi hukukları… Hatta her tarikata, kendi hukuku…”

Yani, “din devleti”ne giden yolda bir “atlama taşı”.

Amacın, laik hukuku ülke genelinde uygulanır olmaktan çıkarmak olduğu açıktı… Hareket noktası ise “Medine Sözleşmesi” idi.

★★★

Hicret sırasında Medine’de yaşayan 10 bin kişiden ancak 200 kadarı Müslüman. Ve önce yaşayabilmek, sonra da çoğalabilmek için Müslümanların barışa gereksinmesi var.

“Medine Sözleşmesi”, Medine’de yaşayan aşiretler ile Hz. Muhammed arasında imzalanıyor.. Kan bağına dayalı kabile toplumların özelliklerini, törelerini, yaşam biçimlerini yansıtıyor.

Buna göre; Yahudiler, Hırıstıyanlar, Müslümanlar ve aşiretler, kendi iç hukuklarını kendileri düzenleyeceklerdir. Yani özerk olacaklardır. Toplum bir bütün oluşturmayacak, bölünmüş “ilkel” yapısını koruyacaktır.

Ne zamana kadar?

Müslümanlar güçlenip de kendi devletlerini kurabilecek duruma gelinceye kadar!

Günü geldiğinde, Hz. Peygamber’in kendisi şöyle demiştir: “Faiz yiyenlerle aramızda hiçbir anlaşma kalmamıştır.”

Hani hukuksal özerklik?

Bunun yanıtını da önemli bir İslamcı düşünür olan Elmalılı Muhammet Hamdi Yazır veriyor;
“İslam hukukunda gayrimüslimler ibadetlerinde özgürdür, ama işlemlerinde (muamelatta) İslam kurallarına uymak zorundadırlar.”

★★★

Sayın Erbakan seçimlerden bu yana, artık laikliği kaldırmaktan, şeriat düzeninden, her kesimin “hukuksal özerkliğinden” falan söz etmiyor.

Acaba ne zamana kadar?

Medine Sözleşmesi’nde olduğu gibi yeterince güç kazanıncaya, ödün vermesine gerek kalmayıncaya kadar mı?

Orijinal Görsel

Yorum ekle

Yorum yaz

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: