Yazı Hakkında

Başlık:‘Milli’ misiniz Sayın Bakan?
Kaynak:Cumhuriyet Gazetesi (s.3)
Tarih:03 Mart 1995, Cuma

Yazı

HAFTAYA BAKIŞ

AHMET TANER KIŞLALI

‘Milli’ misiniz Sayın Bakan?

Hasan Âli Yücel ve Hıfzı Veldet Velidedeoğlu.

İki büyük Kemalist… İki büyük devrimci… İki büyük adam.
Atatürk’ü ve yapıtını “en iyi” anlamış olan iki isim. Birisi devrime “en çok” katkıyı yapanlar arasında. Ötekisi, devrimi en iyi savunanların başında.

İkisini de geçenlerde andık.

Onların büyüklüğü ile övünerek… Ve onlar büyüdükçe küçülenlere kızarak…

Ama kızmak yanlış: Alçaklıklar olmasaydı, hiç dağlar bu kadar yüksek görülür müydü?..

★★★

Yeri geldikçe yazıyorum.

Geri kalmış ülkelerin devrimleri farklıdır. Orada devrimciler olayların peşinden gitmezler, önünden giderler.

Gelişmiş ülkelerde devrimci, sadece altyapı ile üstyapı arasındaki çelişkiyi gidermeye çalışır. İşlevi, koşulların gerisinde kalmış olan kurumları değiştirmekten ibarettir.

Geri kalmışlarda ise çelişki falan yoktur. Çünkü, zaten ekonomisi değişmediği, toplumsal yapısı aynı kaldığı için geridir… Devrimi kaçınılmaz kılacak bir “yeni sınıf” söz konusu değildir.

Amaç, gelişmişlerle aradaki uçurumu olabildiğince kapatmaktır. Geleceğin toplumunun üstyapı kurumlarını oluşturmakla işe başlarsınız. Ve o yeni kurumların zorlaması ile altyapının değişmesini sağlamaya çalışırsınız. Yani ”çelişki”yi gidermezsiniz: tersine, kendiniz yaratırsınız!

Bir Fransız devriminde “ideoloji” değişen koşulların peşinden gelmişti… Tıpkı “yeni insan” gibi…

Anadolu devriminde ise önce “ideoloji”ye uygun kurumlar oluşturuldu. O kurumlar aracılığı ile “yeni insan “yaratıldı. O yeni insan da “koşullar”ı değiştirdi.

Yani gelişmişlerin “devrim modeli” tersyüz edildi. Zaten başka türlü de devrim yapılamazdı.

Bundan dolayıdır ki geri kalmış ülke devrimleri, her şeyden önce bir “kültür devrimi “dir.

★★★

Hasan Âlİ Yücel -1938 ile 1946 arasında- yaklaşık sekiz yıl Eğitim ve Kültür Bakanlığı yaptı. Mustafa Kemal’i “en iyi anlamış kişi” olarak, ölümünden sonra devrimine “en büyük katkı”yı yapan isim oldu.

Ezberciliğe değil, uygulamaya yönelik eğitim… Sanat kurumları… 500’ü aşkın “dünya klasiğinin Türkçeye kazandırılması Üniversite özerkliği… Köy Enstitüleri…

Ve daha niceleri…

Atatürk; çöküşün, yarı sömürge durumuna düşüşün nedenleri arasında, geçmişin eğitim anlayışını da görüyordu. Geri kalmışlık kısırdöngüsünü kırmak için, “fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür“ bir kuşak yetiştirilmeliydi.

Atatürk için eğitim, bir “özgürleştirme eylemi” idi. İlk iş,
“milletin kendi başına duyup düşünmesine engel ne varsa onları yıkmak” olmalıydı.

Kemalist eğitimin amacı; üreten, hakça paylaşan, özgürce düşünen ve kendi kendini yönetebilen bir insan yetiştirmekti. Hasan Âli Yücel, “bir kişinin atacağı dev adımların değil, bin kişinin atacağı insan adımların” peşindeydi.

Mehmet Başaran şöyle diyor:

“Bağımsızlık savaşımız nasıl ‘mazlum milletler’e kurtuluş yolunu açmışsa, Hasan Âli dönemi de, kendi kaynaklarına dayanarak kalkınmanın, bağımsızlığı kökleştirmenin örneğini” vermiştir.

★★★

Kemalist devrim ve köy enstitüleri, Anadolu’nun, bütün geri kalmış halklara en büyük armağanı idi. Köy enstitüleri kapatıldı, imam okulları açıldı. Devrim durduruldu, karşı-devrim başlatıldı.

Türkiye yeniden bir “bağımsızlık ve çağdaşlaşma”savaşı zorunluluğu ile karşı karşıya kaldı…

Cumhuriyet’in unutulmaz yazan Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, birkaç satırda her şeyi ne güzel anlatıyor:

“Kemalist devrimin temel ilkesi, ‘ulusal güçleri etkin ve ulusal istenci egemen kılmak’ idi 12 Eylül darbesinin icraatı gösterdi ki onların ilkesi ‘parasal güçleri etkin ve ulusal istenci edilgin kılmak’tır Bu durum ‘karşıdevrim’den başka bir sözle nitelenemez. Üstelik laiklik ilkesine bu süreçte vurulan darbe, karşıdevrimin öteki büyük göstergesidir.”
★★★

Türkiye’nin “en büyük” ödülü, ölümünün 34. yılında Hasan Âli Yücel’e verildi. Atatürkçü Düşünce Dernekleri’nin “Atatürk Ödülü”ydü bu.

Büyük Tiyatro’nun dopdolu salonunda iki bakan vardı.
Gelen kutlama telgraflarının arasında Başbakan’ınki bile vardı. Ama eğitim tarihimizin en şanlı sayfasına imzasını atmış, eğitimimizi “ulusal”laştırmış bir insana vefa borcu ödenirken; “Milli” (!) Eğitim Bakanı Nevzat Ayaz’ın ne kendisi vardı ne de iki satırlık bir mesajı!.

Acaba bakanlığın şimdiki halinden duyduğu utançtan mı? Yoksa partisi içindeki şeriatçı milletvekillerinin korkusundan mı?

Utanarak da korkarak da bakan olunmaz! Ancak üstüne oturana göre değer kazanan bir koltuğun tutsağı olunur!

Ve değil 34 yıl sonra minnet, sevgi ve saygı ile anılmak..
34 ay sonra kimse adını bile anımsamaz!..

Orijinal Görsel

Yorum ekle

Yorum yaz

Bir Cevap Yazın