Yazı Hakkında

Başlık:Nasıl Sosyal Demokrat Parti Olunur?
Kaynak:Cumhuriyet Gazetesi (s.14)
Tarih: 02 Şubat 1992, Pazar

Yazı

HAFTAYA BAKIŞ

AHMET TANER KIŞLALI

Nasıl Sosyal Demokrat Parti Olunur?

Nasıl ki “Ben ressamım” demekle ressam olunmazsa;
“Ben sosyal demokratım” demekle de bir parti sosyal demokrat olmaz!
Hatta “Ben partiyim” demekle de siyasal parti olunmaz!
Bunun ilk ve temel koşulu şudur:
Toplumsal taban, örgüt yapısı ve ideoloji arasındaki tutarlılık.
Her partinin belirli bir hedef kitlesi vardır. Çıkarlarını
ve düşüncelerini temsil etmek istediği; sorunlarına çözüm
bulmayı iddia ettiği; desteği ile iktidara ulaşmayı
düşündüğü bir kitle.
Bu kitleyi olabildiğince geniş tutmak, iktidara ulaşma
şansını arttırır. Ama bu kitle, ancak çıkarları birbirleri ile
bağdaşabilenlerden oluşur.
İster kol ister kafa emeği ile geçinsinler, sosyal demokrat
ya da demokratik sol partilerin doğal tabanı çalışanlardır.
Partinin yapısı, toplumsal tabanını yansıtmalıdır. Çalışan
toplum kesimlerine dayalı bir partinin, örgütünde
de emekçiler ağırlık taşımalıdır.
Ve ideoloji, o toplumsal tabanın sorunlarının çözümüne
öncelik tanımalıdır.
Sosyal demokrat ideoloji, geri kalmış bir ülkede, sadece
pastayı hakça paylaştırmakla yetinemez; aynı zamanda
pastayı büyütebilmelidir.

★★★

Çalışan toplum kesimleri, gelir düzeyi yüksek bir kesit
oluşturmazlar. Onlara dayalı olan partiler de ancak onbinlerce
üyenin küçük ödentileriyle ayakta dururlar.
Sosyal demokrat parti üyesi olmanın ilk koşulu, az,
ama düzenli bir ödenti vermektir.
Eşraftan 3-5 kişinin cüzdanları ile sağcı bir partinin örgütü
kurulabilir, ama sosyal demokrat bir parti kurulamaz! “Ben kurdum, oldu” derseniz; kurduğunuz şeyin sosyal demokratlıkla ilgisi bulunmadığını -günün birinde- üzülerek anlarsınız…
Sol bir partinin örgütünde görev alanlar, partinin
ideolojisini iyi bilmek, parti programını ve
tüzüğünü de içeren ciddi bir eğitimden geçmiş olmak
zorundadırlar.
Sol bir partide, parti içi eğitimden geçmemiş, belirli bir bilinç düzeyine ulaşmamış olanlar, belli düzeylerdeki görevlere aday olamamalıdır.
Önemli olan, bilinçli üyedir!
Tartışan, ama demokratik süreçlerle oluşan kararlara
saygılı, disiplinli üyedir.
Böyle 20-30 bin üye, -bir kısmı “naylon” olan- yüz binlerce
üyeden çok daha anlamlı ve önemlidir.
O üyelerin seçtiği, parti içi eğitimden geçmiş kişilerden
oluşacak örgüt yönetimlerini düşünün! Oyle delegelerden
oluşacak kurultayları düşünün!..

★★★

Toplumsal tabanınızın kimlerden oluştuğunu, kimlerden
oluşması gerektiğini net bir biçimde biliyor musunuz?
O tabanın sorunlarını ve geleceğe dönük özlemlerini
doğru bir biçimde saptadınız mı?
O gereksinmeleri karşılayacak çözümleri oluşturdunuz
mu?
Ve o çözümleri, kitlelere “etkili” bir biçimde aktarabiliyor
musunuz?
Bu dört soruya da olumlu yanıt verebilen bir partinin
başarısızlığı söz konusu olamaz!
Ama siz, “Gelsin de kim olursa olsun” demişseniz…
Üyeleri, sadece birilerinin bir yerlere gelebilmesi için kullanılacak
aracılar olarak görmüşseniz… Partiyi bir milletvekili
fabrikası gibi algılamışsanız…
Ve çözümlerinizi, kitlelere inandırıcı bir biçimde iletemiyorsanız…
Seçimleri kazansanız ne yazar, kaybetseniz ne değişir?!!

OKURLARDAN
Yazarak + okuyarak yaşamak

Şöyle bir not düşmüşüm defterime: “Halkın, söylemek istediklerini yazar
söylediği zaman, onu tutuklamak, “halkı” tutuklamaktır.” Bir kaç
sayfa sonra da şu söz var; “İster yazın, ister yazmayın
amma kesinlikle okuyun. Ancak okuyarak yaşayanlar, yaşama
doyarlar.”
Toplumları, toplum yapanlardır yazarlar. Onların “fikir üretim
yeteneğinin zenginlikleri” gezegenin insancıl, sosyal yapısının
temellerini oluşturur. Çok iyi yazılar çıkıyor basında.
Üç-beş gazete alıp okumak zor. Çok zor da
değil. İstenirse… O güzelim köşe yazılarını okumamayı
düşünemiyorum. Keşke o yazılar toplanıp bir kitap
halinde de yayınlansa… Sizi okumamaya çağıranlara inat, okuyun.
Önce Cumhuriyet gazetesi için, sonra da Milliyet için
yapıldı bu çağrı. Kendilerine göre haklı yönleri olabilir. Fikir
üretip, değişik ve daha anlamlı bir yol bulunabilirdi.
Zaten, okuma kişiliğini bulamamış bir toplumda
böyle bir “çağrı” nasıl yapılır?
İnat için okuyun. Siz de “okumamayı” boykot edin
ve okuyun.
Okumadığınız gün “doya doya yaşamış” olamazsınız.
Haydi, haydi
“okumaya”…..
M.METİN SERİNKAYA
İstanbul

Eğitim ve öğretim

Atalarımız “ağaç yaş iken eğilir” demişlerdir. Eğitim
küçük yaşlarda başlamalıdır. Oysa bizde büyükler, çocukları,
gençleri eğiteceklerine öğüt vererek nutuk çekerek
kafalarını şişirirler. Gereksiz bilgilerle beyinlerini doldururlar, test
sınavlarıyla bilgilerini “ölçüp” hüküm verirler.
Okullarda eğitime değil; bilgiye, not almaya, sınıf
geçmeye, sınıf değiştirmeye önem verilir. Eğitsel kollar
göstermeliktir. Rehberlik testlerle geçiştirilir.
Sorunlar ortaya çıkarılsa bile çözüm yolu bulunmaz,
aranmaz…
Oysa eğitsel kollara haftada birkaç saat ayrılmalı,
uygulamalar yapılmalı, eğitsel kollarda canla başla
çalışmayan öğrenciler bir üst sınıfa geçirilmemeli, her
hafta bir eğitsel kol topluluk önünde bir
program yapmalı, öğrencilere konuşma,
tartışma, araştırma, inceleme eğitimi verilmelidir.
Kültür, edebiyat, temsil, folklor gibi eğitsel kollarda
çalışan, ders dışında çalışmalar yapan
öğretmenlere spor kolu rehber öğretmenleri gibi
egzersiz ücreti ödemeli, bu tür çabalar terfi ve
atamalarda etkili olmalıdır. Eğitimsiz öğretim, eğitimsiz
toplum kördür, topaldır. Ağır aksak gidişimizden,
çağdaş uygarlığa bir türlü ayak uyduramayışımızdan
da belli değil mi?
ERHAN TIĞLI

Orijinal Görsel

Yorum ekle

Yorum yaz

Bir Cevap Yazın