Yazı Hakkında

Başlık:Ordunun ‘Mesaj’ı!
Kaynak:Cumhuriyet Gazetesi (s.3)
Tarih:29 Aralık 1996, Pazar

Yazı

HAFTAYA BAKIŞ

AHMET TANER KIŞLALI

Ordunun ‘Mesaj’ı!

Genelkurmay Başkanı Karadayı’nın Brüksel’de yayımlanan Anadolu dergisine verdiği demeç çok önemliydi. İçeriği de önemliydi, o içeriğin kimin adına dile getirilmiş olduğu da.

Ve demeç, Fethullahçı Zaman gazetesi dışında, basında çok geniş yankı
buldu… Ama çok gazete, haberi vermekle yetindi. Yorum yapmaktan kaçındı. Belki de “kaşır” görünmekten çekindi.

Önce “mesaj”ın içeriği üzerinde durmak gerekiyor… Sonra da, niçin verildiği üzerinde. Daha doğrusu. “Niçin verilmek gereği duyuldu” sorusu üzerinde.

★★★

Orgeneral Karadayı’nın demecinin rejimle doğrudan bağlantılı bölümünde, altı çizilmesi gereken bazı noktalar var:

1) Ulusun ve cumhuriyetin varlığını sürdürebilmesi, şu dört temelde ödün verilmemesine bağlıdır: Ulusal birliğin kaynağı olan “Atatürk milliyetçiliği”… Çağdaşlaşmanın ve gelişmenin hareket noktası olan Atatürk devrimleri… Demokrasinin “olmazsa olmaz koşulu” olan laiklik… Ve “çağdaş insan”ların yaşam biçimi olarak, özgürlükçü demokrasi…

2) Laik demokratik düzen yıkılarak, Türkiye “ortaçağ karanlığı”na götürülmek istenmektedir. Bunu Türk halkı ve onun bir parçası olan “ordu kabul edemez”!

3) “Atatürk’ün düşünceleri evrensel ve çağdaştır. Bir döneme ait değildir.” 10 Kasım’da Anıtkabir’i ziyaret eden bir buçuk milyon kişi, “Türk halkının ona bağlılığının ve inancının açık göstergesidir”.

4) Gençlik başta olmak üzere… Düşünce farklılıkları demokratik yöntemlerle çözülmeli, farklı düşüncelere hoşgörü gösterilmelidir. Kavga ve “terör” ile sorunların hallolamayacağı, tersine derinleşeceği bilinmelidir.

Bu “öz” içinde ne savunuluyor?

Irka değil ortak kültüre ve dayanışmaya dayalı bir ulusal bütünlük… Demokrasinin ve çağdaşlaşmanın önkoşulu olarak laiklik… Şiddeti yadsımak koşuluyla; düşünce ayrılıklarının mücadelesine açık, karşılıklı hoşgörüşe dayalı bir demokrasi… Ve Kemalizmin evrenselliği ve çağdaşlığı…

★★★

Mesaj, en geri zekâlıların bile yanlış anlayamayacağı kadar açık… Ve de doğru.

Geriye kalıyor iki soru: Ordu niçin yüksek sesle konuşma gereğini duydu? Konuşmalı mı, konuşmamalı mı?

Kanımca bu mesajın iki muhatabı var.
Birincisi, Silahlı Kuvvetler’in kendisi:
“Merak etmeyin! Sızlerin ne düşündüğünüzü biliyorum, o düşünceleri paylaşıyorum ve gereğini de yapıyorum!..”
İkincisi ise, tüm “Silahsız Kuvvetler”:
“Ordu laikliğin yıkılmasını kabul edemez! Sorumluluğunuzun gereğini yerine getirin!”

Eğer ‘‘Bu ülke nereye gidiyor?” kaygısı, düşünen her yurttaşın yüreğine yerleşmiş ise… Aynı sorunun kışlalarda da dile getirildiğine kuşku yoktur!

Eğer, umutları giderek azalan siviller bile bakışlarını o yöne çeviriyorlarsa… “Ordu konuşmasın!” demenin de demokrasiye bir yararı yoktur!

Ordu orta sınıfların bir parçasıdır. Orta sınıfları temsil eden güçlü sivil örgütler, güçlü partiler olduğu zaman; ordu konuşmaz. Çünkü konuşulanlar aynı zamanda onun da adınadır.

Türkiye’de orta sınıflar zayıfladı. Örgütleri bölündü. Etkileri azaldı, sesleri cılızlaştı. Ve ordu, boşluğu doldurmaya adeta itildi… Sivillerin ya hiç söylemediği, ya da etkili bir biçimde söyleyemediği şeyleri, askerler söylemek zorunda bırakıldı…

★★★

Şeriatçı kadrolaşma olanca hızıyla sürüyor. Gözleri dönmüş bazı bakanlar, kurşun kalemle sınav yaptırıp bilgisayarlarda değil, ellerde değerlendirilen sınav kâğıtları ile binlerce yandaşlarını devlet kadrolarına yerleştiriyorlar. Kültür Bakanlığı çok sayıda imam kadrosu alıyor.

Cami-ül Ezher mezunları ilkokul öğretmenliğine getiriliyor. Sayıları 1900‘ü bulan şeriatçı yurtlarında, küçücük çocuklara Atatürk düşmanlığı aşılanıyor. Dış siyasetin yönü, Türkiye düşmanı şeriatçı ülkelere çevrilmeye çalışılıyor.

Şeriat, devlet protokolüne girmeye başlıyor. Devlet bütçesinde çağdaş etkinliklerden yapılan kısıtlamalar, şeriatçı akımlara destek olarak veriliyor.

Ve Nasreddin Hoca’nın açlıktan ölen eşeğinin arkasından yaktığı ağıtın benzerini, birileri demokrasi için yakmaya hazırlanıyor:

“Yemi yavaş yavaş azaltıyordum… Tam da alışacaktı”

Bu gidişe sessiz kalmak mı demokrasiye hizmettir, yoksa başkalarının yapmadığı ya da yapamadığı uyarıyı yapmak mı? Yolu, testi kırılmadan göstermek mi?

★★★

Orgeneral Karadayı’nın mesajı, açık mektup gibi bir “açık uyarı”dır!

İlk uyarıların Çankaya’da, Milli Güvenlik Kurulu’nda, kapalı kapılar ardında yapıldığını tahmin etmek zor değil… İşe yaramadığı anlaşılmış olacak ki, şimdi bu kadar açık ve net yineleniyor.

Peki bu uyarı kime?

Bütün sivillere!

Önce, şeriatı “alıştıra alıştıra” getirebileceğini sanan RP’ye… Bir sahte sarışın kadını kurtarmak uğruna, RP’ye payandalık eden DYP’ye..

Örtülü şeriatçı, son kamuoyu yoklamalarına göre yüzde 1.5 oyu olan bir BBP’yi TBMM’ye taşıyan; imam okulu hamisi ANAP’a…

Türkiye “cumhuriyet tarihinin en büyük bunalımı”nı yaşarken, hâlâ “aile partisi” olmakta direnen; her türlü birleşme ve büyümeye karşı olan DSP’ye… Yitmiş olan kimliğini yeniden ele geçirmek için, gereken adımları atacak kadar yüreği olmayan CHP’ye…

Basına, sivil toplum örgütlerine, savcı ve yargıçlara… Cumhuriyetin hâlâ ayakta kalabilmiş tüm kurum ve güçlerine…

★★★

Demokrasi içi çözüm umudu tükenmedikçe, demokrasi dışı çözüm arayışları umut olamaz!

– Asker gelip temizlesin!

Asker süpürgeci mi?.. Herkes evinin önünü temizlerse; ne süpürgeciye gerek kalır, ne de kimse süpürmeye talip olur!

Orijinal Görsel

Yorum ekle

Yorum yaz

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: