Ahmet Taner Kışlalı Yazıları BATI'DA DEMOKRATİK SOL Cumhuriyet Gazetesi Köşe Yazıları

Özel sektörün ekonomiye yüzde 90 egemen olduğu İsveç sosyalist bir ülke değildir

Yazı Hakkında

Başlık:Özel sektörün ekonomiye yüzde 90 egemen olduğu İsveç sosyalist bir ülke değildir
Kaynak:Cumhuriyet Gazetesi (s.4)
Tarih:09 Temmuz 1974, Salı

Yazı

BATI’DA DEMOKRATİK SOL

Doç: Dr: Ahmet Taner KIŞLALI

BÖLÜM: HABERLER

Özel sektörün ekonomiye yüzde 90 egemen olduğu İsveç
sosyalist bir ülke değildir

Konu demokratik sol olup da İskandinav ülkelerine değinmemek bir bakıma olanaksız. O kadar ki sosyalizm ve demokrasi sözcüklerini yan yana getirince. Türkiye’de ilk kez akla gelen yer, İsveç olmaktadır. Aslında İsveç kadar Norveç de Danimarka da bu açıdan incelenmeğe değer.

Bu ülkeler refah devletimi ve toplumsal barışı gerçekleştirmişlerdir. Siyasal Kavga sert değil, yumuşaktır. Mücadele hiçbir zaman rejim üzerinde olmamakta, daima rejim içinde kalmaktadır.

İsveç, Norveç ve Danimarka’daki toplumsal -siyasal gelişimleri incelerken şu sorulara cevap aramaya çalışacağız: İskandinav ülkelerinde gerçek bir demokrasi var mıdır? İskandinav ülkelerinde gerçek bir sosyalizm var mıdır? Varsa veya yoksa,
hangi etkenler bu sonuçları doğurmuştur? Her üç ülkedeki gelişimin benzeyen ve ayrılan yanları nelerdir.

İsveç’te sosyalist akımın aşamaları

1880 yıllarına gelinceye kadar İsveç’te gerek işçi hareketleri gerekse sosyalist düşünce gelişmemişti. Birkaç işçi sendikası varsa da bunlar liberal eğilim taşıyor ve eski İngiliz sendikacılığına benziyordu.

İsveç’e sosyalist düşüncelerin girmeye başlaması, daha önce Danimarka ve Almanya’da çalışıp, Lassalle’in etkisinde kalan A. Palm adlı birisinin mücadelesi ile oldu. 1882’de Folkviljan (Halkın iradesi), daha sonra da Stockholm’de Social-demokraten (Toplumcu demokrasi) isimlerini taşıyan gazeteleri çıkararak sosyalist düşüncelerini yaymaya başladı. Hareket önce anarşizm, sonra sendikacılık vönünde gelişti. Ve sonunda 1889 yılında sendikalar tarafından Sosyal Demokrat Parti kuruldu.

Partinin sendikalarla ilgisi bu kadarla da bitmiyordu. 1898 yılında ortaya çıkan Sendikalar Konfederasyonu, mahalli işçi kuruluşlarının siyasal örgüte üye olmalarını zorunlu kılıyordu.

Sosyal Demokrat Parti Başkanı H. Brangting marksist bir önder olmaktan çok uzak. Marksizm’in birçok görüşlerini reddediyor, din aleyhtarı bir mücadeleye karşı çıkıyordu. 1896 yılında milletvekili seçildi.

İsveç sosyalistlerinin ilk büyük hedeflerinin genel oyu ilkesinin kabulü olduğunu görüyoruz. Herkese eşit oy hakkının sağlanması için yapılan bu mücadeleyi, Norveç’in bağımsızlığı için yapılan bir mücadele izliyor. 1814 yılından beri İsveç kralına bağlı olan Norveçliler, 1906’da bağımsızlıklarını ilan edip yeni bir kral seçince, kendilerine en büyük destek İsveç Sosyal Demokrat Partisi’nden geliyor. Genel grev tehdidi üzerine, İsveç hükümeti karşı koymaktan vazgeçmek zorunda kalıyor.

1909 yılında İsveç işverenlerinin işçi kuruluşlarını zayıflatmak için giriştikleri lokavt hareketine Sendikalar Genel Federasyonu, Genel grevle cevap verdi. Fakat sonunda birinciler kazandı ve gerek federasyon gerekse parti, üyelerinden önemli bir bölümünü yitirdi.

1811 seçimleri buna rağmen sosyalistlerin sandalye sayısını 33’den 64’e çıkardı. 1914 seçimleri ise bir gerçeği ortaya koyuyordu: Aynen İngiltere’de olduğu gibi, Liberal Parti erimekte, mirasını da Sosyal Demokrat ve Muhafazakâr Partiler paylaşmaktaydılar. 19’ncu yüzyılın liberal muhafazakâr mücadelesi yerini sosyalistlerle, liberalleşmiş muhafazakârlar çekişmesine terkediyordu.

İsveç sosyalist partisinin ihtilalci ve marksist yolu değil, fakat küçük mülkiyeti savunur biçimde ve «insancıl» bir ahlâk anlayışı içinde gelişmesi bölünme doğurmakta gecikmedi. 1917 yılında, liberallerle ortak hükümet kurulmasını kınayan sol karat kopup, ilerde Komünist Partisi adını alacak olan Bağımsız Sosyalist Parti’yi kurdu..

Fakat bu bölünmeye karşın ve kadınlara da oy hakkı tanıyan yasaların kabulünden sonra, 1920 seçimleri sosyalistlerin yönetiminde bir hükümet kurulması olanağı yarattı, (Sosyalistler 82, liberaller 48, çiftçiler 30, muhafazakârlar 70 sandalye).

İşçi-Köylü işbirliği

Öteki ülkelerde olduğu gibi, ortak hükümet sosyalistlere tam bir sosyalist yol izlemek olanağı vermiyordu Burjuva partilerle bazı toplumsal konularda anlaşmak çok zordu. Fakat 1930 yıllarından itibaren parti kendisine uygun bir ortak bulmaya başladı; Köylü Partisi, kuruluşunda tutucu özellik taşıyan bu parti, zamanla küçük çiftçilere ve yoksul köylüye hitap etme yoluna girmiş, dolayısıyla da sola kaymıştır.

1932 yılında «sosyalist – köylü» ortaklığı iktidara geldi. Başbakan Allan Hannson. İsveç’te de kendisini duyuran büyük iktisadi bunalıma pratik çareler arıyordu: Köylünün ürettiğinin satın alınabilmesi için, işçi sınıfının yaşam düzeyinin yükseltilmesi gerektiğine inanıyordu.

Allan Hannson, sosyalizmin parlamenter demokrasi ile gerçekleşebileceğine inananlardandı. «Sosyalist bir çoğunluk elde etme olanağı varken genel greve güvenmek bir kuşku belirtisidir» diyordu. Yüksek düzeydeki gelirler ağır şekilde vergilendirildi.
Devlet eli ile büyük yatırımlara girişildi. 1933 yılında 190 bin olan işsiz «sayısı dört yıl içinde, yani 1937’de 10 bine düştü.

En alt gelir düzeyini, yani işçi ve köylülerin yaşam düzeylerini yükseltmek, kalkınmanın tek koşulu olarak kabul ediliyordu. Ancak bu durumdadır ki üretilen mallar alıcı bulacak, iç pazar genişleyecek, yeni yeni sanayi kolları gereksinme karşısında ortaya çıkacaktı.

Sosyal Demokrat-Köylü Partileri ortak iktidarının tuttuğu bu yol İsveç’i «refah devleti» haline getirmeye başladı. Yeni İsveç toplumunda işçi ve köylü kuruluşları büyük rol oynuyorlardı, işsizlik, yaşlılık, sağlık vb. gibi toplumsal sigortalar kuruluyor ve genişletiliyordu. «Toplumsal adalet» refahı, refah da toplumsal barışı getirdi.

1934’den beri İsveç’te işçi işveren mücadele halinden çıkıp, işbirliği yoluna girmiştir. Kooperatifçilik gelişmiş, emekçi sınıflar yüksek bir yaşam düzeyi elde ederek ve toplumda önemli bir yer kazanarak. İhtilalci olmaktan çıkmışlardır.

İsveç sosyalizminin bugünü

Acaba İsveç sosyalist bir ülke mi? Ekonomisinin yüzde 90’ının özel sektörün elinde bulunduğu düşünülürse, hayır. Ama ulusal
gelirin adaletli bir biçimde dağıldı ve her sınıftan hakim geleceğinin devlet tarafından garanti edilişi gözönüne alınırsa evet…

Kısa bir deneme dışarda tutulursa, İsveç’de yarım vüzyıla yakın bir süredir iktidarda bulunan sosyal – demokratlar, büyük devletleştirmeler yapmadılar. Ulusal gelirin arttırılması çabasını
özel girişime bırakarak, yaratılan zenginliğin adaletli bir biçimde paylaştırılması görevini kendileri yüklendiler. Yüksek gelirler çok yüksek oranda vergilendiriliyordu. Her alanda olanakların el verdiği ölçüde eşitliği sağlamağa çalışırken, bunun en iyi örneklerini son yıllarda bizzat Başbakan Palme verdi. Yasalar makam arabalarının hafta sonlarında kullanılmasını yasakladığı için, o da herkes gibi belediye otobüslerine biniyordu.

1968 yılından bu yana İsveç’deki solcu iktidarın biraz değişik bir yol izlemeye başladığını söyleyebiliriz. Devletin ekonomik yaşantıya müdahalesi gitgide artmaktadır. Hükümet özel sektörün yatırımları için araştırmalar yapan kuruluşlar meydana getirerek, bu yoldan özel sektör yatırımlarını daha yakından denetlemektedir. Son olarak da bir emeklilik fonu oluşturulmuştur, finansmanı işletmeler yaptığı halde, fonda toplanan paraların yönetimi devletin elindedir. Ancak devlet bu yönetimi, işçi temsilcileriyle birlikte yürütmektedir.

1973 eylülündeki seçimlerde sosyal – demokratlar gerilemekle birlikte, 19 komünist milletvekili de eklenince, 350 sandalyelik Meclisin yarısını ellerinde bulundurarak iktidarlarını korudular. Gerilemenin başlıca nedeni ise, enflasyonu önleme amacıyla işsizliğin bir miktar artmasına göz yummalarıydı. Halbuki 41 yıldır iktidarda kalabilmelerini biraz da tam istihdamı sağlamalarına borçlu oldukları biliniyordu.

YARIN:

Danimarka ve Norveç’te durum

Orijinal Görsel

Yorum ekle

Yorum yaz

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: