Yazı Hakkında

Başlık:Panikleme Hakkı Olmayanlar
Kaynak:Cumhuriyet Gazetesi (s.14)
Tarih:29 Mart 1992, Pazar

Yazı

HAFTAYA BAKIŞ

AHMET TANER KIŞLALI

Panikleme Hakkı Olmayanlar

İki gerçeği -daha uzunca bir süre- birarada düşünmek ve bir an bile unutmamak zorundayız.

Türkiye çok ağır iç ve dış sorunlarla karşı karşıya.
Çığ, grizu patlaması, deprem ve Güneydoğu sorununun ulaştığı boyutlar, ekonominin üzerindeki yükü daha da ağırlaştırmış durumda. Almanya, Suriye, İran, Irak, Libya ve hatta Suudi Arabistan gibi ülkelerin verdiği destek ise terör sorununun çözümünü zorlaştırıyor… Bu, birinci gerçek.
Sağda ve solda geniş bir tabanın uzlaşmasını yansıtan bugünkü hükümetin, görünür bir gelecekte, daha geçerli bir seçeneği bulunmuyor. Ne başka koalisyon formülleri akla yakın ne de erken seçim bir çözüm. Zamana karşı bir yarışta, işe sıfırdan başlamayı gerektirecek hiçbir formüle yer yok. Bu da, ikinci gerçek.

Koşulların ağırlığı, hükümete ve olaylara yaklaşırken, bu iki seçeneği akıldan çıkarmak lüksünü kimseye vermiyor.

Ne muhalefete ne Çankaya’daki baş muhalife nede basına…

★★★

“Kapitalist iletişim, normal zamanda yurttaşları uyutmak, galeyan halinde olduklarında da onları kışkırtmak eğilimindedir. Oysa normal zamanda yurttaşları uyanık tutmak, kızgınlığa kapıldıklarında da yatıştırmak gerekir.”
Duverger’nin bu sözleri, sadece basın için değil, siyasal rekabet ortamı için de geçerlidir.

Oysa, Nevruz olayları karşısında Başbakan’da görmediğimiz paniği, neredeyse -dünün Başbakanı olan- ana muhalefet liderinde gördük. Olayı abartan, durumu olduğundan vahim gösteren, hırçın bir yaklaşım, bu koşullar içinde ne ülkeye ne de kendisine bir şey kazandırdı. (Tıpkı, o havaya kendini kaptıran Sayın İçişleri Bakanı’na da çok şey kaybettirdiği gibi. )

Sayın Demirel’in geçmişte zamanın iktidarına yönelttiği ölçüsüz eleştiriler, herhalde bugünkü muhalefetin benzer bir tutumunu haklı
gösteremez.

Basın da olayları, ne abartarak ne küçülterek, gerçek boyutları içinde ve soğukkanlılığını yitirmeden vermek zorundadır. 60 bin kişinin yaşadığı bir kentte, çoğu para ve silah zoru ile toplatılmış, yarısı kadın ve çocuk olan 4 bin kişinin yürüyüşünü “halk ayaklanması” gibi gösterecek anlatımlar ne ölçüde gerçekçi sayılabilir?

Peki hükümetin hataları yok mu? Var elbette.

Örneğin, Almanya’ya karşı kamuoyunda yaratılacak bir duyarlılığı baskı öğesi olarak kullanmak ve bu amaçla basına bazı ipuçları vermek doğru… Ama, Başbakan’ın ağzından, suçlama anlamına gelecek bir açıklama yapmak hatalı.

Eğer o açıklama, sonuçları hesaplanarak yapıldıysa, bu kez de tepki karşısında hemen gerilemek, özür diler duruma düşmek yanlış.

Örneğin, Başbakan’ın bir danışmanının ağzından, askerlerin sivil otoriteye tam uymadıkları için olayların büyüdüğünü söyletmek doğru ise bunun gereğini yerine getirip sorumluları görevden almamak hatalı.

Eğer o açıklama, sadece bir boşboğazlık ürünü ise bu kez de o danışmanın görevine son vermemek yanlış.

★★★

Böylesine zor günlerde, tüm sorumluluğun yükünü sırtlarında duyanların soğukkanlılıklarını korumaları zordur, ama çok yararlıdır.

Muhalefetin ve basının soğukkanlılığını koruması ise çok daha kolaydır ve o nedenle de aynı ölçüde zorunludur.

İşin içinde olanların, zaman zaman yorgun ve sinirli olmaları anlaşılabilir; ama olaylara dışarıdan bakma rahatlığı içindekilerin, yangına körükle gitmelerinde hoşgörülecek bir yan olamaz.

Hele, yıpratılacak olan kişi ve kurumların yerine hemen koyabileceğiniz geçerli çözümleriniz yoksa…

Hele, daha düne kadar o sorumluluğu siz taşımış ve Güneydoğu bölgesinde devletin gündüz var olup gece olmadığını itiraf edecek bir çaresizlik içinde görevden ayrılmışsanız!..

Orijinal Görsel

Yorum ekle

Yorum yaz

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: