Yazı Hakkında

Başlık:Tarihin Yapraklarında Bir Gezinti…
Kaynak:Cumhuriyet Gazetesi (s.3)
Tarih:30 Ağustos 1995, Çarşamba

Yazı

HAFTAYA BAKIŞ

AHMET TANER KIŞLALI

Tarihin Yapraklarında
Bir Gezinti…

İsmet Paşa’nın, Sivas demiryolunu, 1930’un 30
Ağustosu’nda açması bir rastlantı mıydı? Hiç sanmıyorum.

Demiryolları, yoksul ve yolsuz Anadolu’da, genç cumhuriyetin en büyük ekonomik başarısıydı. Ve en büyük askeri başarının yıldönümüne rastlatılması, hiç kuşkusuz ki bilinçliydi.

Atatürk, askeri güç ile ekonomik gücü karşılaştırırken, İnanılmayacak kadar açık sözlü olmuştur:

“Kılıç kullanan kol yorulur. Fakat sapan kullanan kol, her gün daha çok kuvvetlenir. Toprağa her gün daha çok sahip olur… Kılıçla fütuhat yapanlar, sapanla fütuhat yapanlara, sonuçta mevkilerini terk etmeye mecburdurlar… Milli hâkimiyet, iktisadi hâkimiyetle sağlamlaştırılmalıdır. Siyasi ve askeri zaferler ne kadar büyük olursa olsun, iktisadi zaferlerle taçlandırılmadıkça semere vermez. Sonuç devamlı olmaz.”

★ ★★

1921 yılında, Ankara’nın denetimi altındaki topraklarda bir sanayi sayımı yapılmıştı.

Elle üretim yapanlar dahil, 33.085 işletmede 76.213 işçi çalışıyordu. Yani işyeri başına 2.3 işçi düşüyordu… İlkel el ve halı tezgâhları, deri atölyeleri…

Yani sanayi yoktu.

Asfaltsız da olsa, “şose “ diye adlandırılabilecek tek kilometre yol yoktu.

Türklele ait tek kilometre demiryolu yoktu.

Türk limanları arasında bile yabancı gemiler çalışıyordu… 1911 yılında imparatorluğa ait gemilerin toplam sayısı 120 idi. Bunların da çoğu, çatana ve taka idi…

Ekonomisi yabancıların denetimi altında, dış borç yükü altında ezilmiş, vergi koyma yetkisi bile yabancılarca sınırlandırılmış bir ülke söz konusuydu. Ve Kemalist devrimin ikinci ismi İsmet Paşa, 30 Ağustos 1930’da Sivas’ta “iktisadi devletçilik” ilkesini açıklarken koşullar buydu.

“Üç beyazlar” ve “üç siyahlar”siyasetini övünç kaynağı yapan yeni bir Türkiye vardı artık. Üç beyazlar; un, şeker ve pamuktu. Üç siyahlarda kömür, demir ve
akaryakıt… Bunların hepsini “yurt içinden “‘sağlamak, o zaman için çok heyecan verici bir amaçtı. Türkiye “demokratik dünya” içinde planlı ekonomi uygulayan
ilk ülke oldu.

On yılda bütün dünyada sanayi üretimi yüzde 19 artarken, Türkiye’de yüzde 96 arttı. Japonya ve Rusya ile birlikte, Türkiye dünyada en hızlı sanayileşen üç ülke arasında yer aldı. (Hem de tek kuruş dış borç almadan, Osmanlı’nın da borçlarını ödeyerek ve de neredeyse sıfır enflasyon ile!)

★★★

1924 yılında, Marksist Aydınlık dergisi şunları yazıyordu:

“Bizde ne sosyal demokrasi, ne de diğer kitle hareketleri için gereken toplumsal ortam henüz oluşmamıştır. Memleketimizin zengin, sermayedar, ileri bir
hale gelmesi, şimdi tarihi bir görevdir. Bu görev ise, disiplinli ve örgütlü bir cumhuriyet partisine düşer. Cumhuriyetin devamı ve korunması için yapılacak her hareket, hatta ne kadar şiddetli bile olsa, doğrudur.
İlerici bir harekettir.”

Marksist aydınlar bile bu görüşteydi. Ama Mustafa Kemal’in, İkinci Meclis’i açış konuşmasında şu öğelerin altı çiziliyordu:

“Devlet şeklimizin, gerçek halk devleti ve demokratik olabilmesi”… “Çağdaş kurumlar kurmak yolunda cesaretle ilerlerken, kişisel kurumlar yoluna sapmamak”…

Büyük “Söylev”inde ise şu tümceler vardı:

“Biz olağanüstü olan yasal önlemleri, hiçbir zaman ve hiçbir şekilde, yasaların üzerine çıkmak için bir araç olarak kullanmadık.”

★ ★★

Mustafa Kemal, Birinci Dünya Savaşı’nda zafer kazanan tek Osmanlı paşası idi. Kurtuluş Savaşı’nın büyük kahramanıydı. Yabancılara karşı kılıçla yücelmiş
bir isimdi.

Ama Atatürk olarak yaşamını noktalamadan bir yıl önce şöyle diyordu:

“İnsan, üyesi olduğu ulusun varlığını ve mutluluğunu düşündüğü kadar, bütün dünya uluslarının huzur ve refahını düşünmeli ve kendi ulusunun mutluluğuna ne kadar değer veriyorsa, bütün dünya uluslarının mutluluğuna hizmet etmeye de elinden geldiği kadar çalışmalıdır.”

İnsancıllığın küçümsendiği, ırkçılığın yükseldiği ve dünyanın hızla faşizme kaydığı bir dönemdi bu. Marksist Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam kitabında,
bu sözlerin hemen altına şu notu koymuştur:

“Atatürk’ün yaşadığı devirde yetişen liderler arasında, bu dili konuşabilen bir başkası yoktur.”

Ve -kitabının bir başka yerinde- eklemiştir:

“İçimden şunları haykırmak geçer; Atatürk! Ne çetin, ne işlenmemiş yollardan geldin ? Ama ne kadar cesur, ne kadar kararlıymışsın?… Eğer sen olmasaydın,
bir gün bu yolu, elbette ki gene bulur, aşardık. Ama kimbilir nice zamanlardan ve nice kurbanlardan sonra…”

Orijinal Görsel

Yorum ekle

Yorum yaz

Bir Cevap Yazın