Yazı Hakkında

Başlık:Yahudiler, Kürtler ve de…
Kaynak:Cumhuriyet Gazetesi (s.3)
Tarih:08 Mart 1995, Çarşamba

Yazı

HAFTAYA BAKIŞ

AHMET TANER KIŞLALI

Yahudiler, Kürtler ve de…

“Falancıların eliyle falancaya” adresli mektupları bilirsiniz.

Benim elimle iletilmek üzere bir mektup aldım. Altındaki imza tekti; ama binlerce, on binlerce imza varmış gibi geldi bana.

Mektubun yollandığı kişi de tekti; ama binlerce, on binlerce kişiye yollanmış gibi bir duyguya kapıldım.

Bu nedenle de sayısız kişinin sayısız kişiye yolladığı bir
mektubun “özel” olamayacağı sonucuna vardım. Aynen yayımlıyorum:

“Değerli Silvyo Ovadya,

15.02.95 tarihli Cumhuriyet gazetesinde, Sayın Ahmet Taner Kışlalı ağabeyin yazısını okudum. Keşke okumasaydım. İnanın çok üzüldüm. Şansım, ailem ve çevrem adına, sizden ve tüm Yahudi arkadaşlarınızdan (kendini bilmez kansız, özü Türklükten yoksun kişiler adına) özür dilerim. Evimizin kapılarının her zaman sizlere açık olduğunu söylemek isterim. Saygılanmla.”

Mektubun altında Ülker Muğlalı imzası vardı. Adresini de yazmıştı: Atatürk Cad. 97\H Kızılay-Ankara…

Bir dostum, İlhan Selçuk’un eski bir yazısını anımsattı. Yahudiler Anadolu’ya geleli beş yüzyıl oldu, Türkler onlardan birkaç yüzyıl önce gelmiş. Geldiklerinde, kendi sayılarının on katı kadar da insan yaşıyormuş bu topraklar üzerinde…

Askerde miyiz ki aramızda “kıdem” farkı olsun!

★★★

Önümdeki ikinci mektubun altında imza yok. Ama imza yazının içinde:

“Ben 22 yıldan beri Almanya’da yaşamaktayım. 25 seneden ben de Cumhuriyet okuruyum. Aralık ayında çıkan ‘Kürtlük mü Kürtçülük mü?’ yazınız üzerine, ben de bir şeyler söylemek istiyorum.

Tunceli’nin Hozat kazasının bir köyünde dünyaya geldim. Türkçeyi ilkokula başladıktan sonra öğrendim. Bilmem Suriye yayını mıydı; Kürtçe türküleri radyoda dinlerdik.

1982-83 ’te Türkiye ye izine gitmiştik. Askerler az daha
annemi pataklıyorlardı, Kürtçe konuştu diye…

Ben bu meselenin barış içinde çözümünden, Kürt ve
Türklerin bir arada yaşamalarından yanayım. Fakat bizi
bize düşman edenin, yanlış devlet politikaları olduğuna
inanıyorum.”

Bu mektubun altında da binlerce imza varmış gibi geldi bana.

Özde benimle aynı düşünceleri paylaşan, ama benden
farklı bazı gerçekleri yaşamış olan binlerce, on binlerce kişi…

★★★

Merhaba” diye başlayan -Bartın kaynaklı- üçüncü mektubun altındaki imza yarinde ise şöyle yazılı: “Hocam, ismimi verecek kadar cesur değilim.”

Ve işte mektuptan bazı tümceler:

“Elli yaşında bir maden işçisiyim. İki çocuk babasıyım…
Bir gün veli toplantısına gittim. Karşıma iki türbanlı öğretmen oturdu. Müdür konuşmaya başladı. Sanki bir öğretmen değil de imam konuşuyordu… Oğlumun söylediğine göre bazı öğretmenler, çocuklar akşamlan eve davet edip toplantılar yapıyorlarmış. Öğrenciler de okulda türbanla geziyorlarmış.”

Kozcağız Çokprogramlı Lisesi ‘nde çocuğu okuyan baba, mektubunu şöyle noktalıyor:

“Zoruma giden, benim, çocuklarımdan daha ileride olmam. İlçemdeki çoğu köylerde Kuran kursları açılmış durumda. Dinci kesimin bir yurdu var. Dargelirli çocukları orada kalıyor… Ben ise onların karşısındaki çaresizliğimi seninle paylaşmak istedim.”

Çaresizlik paylaşıldıkça “çare” doğar!

★★★

Çare elbette ki Hasan Âli Yücel’e ödül törenine gelecek ya da iki satır gönderecek kadar bile “bilinci” ya da “yüreği” olmayan bir “bakancık “ta değil! Çare, aynı bilinci paylaşanların kol kola girmesinde!

O çaresizlik satırlarını okurken birden Üsküdar’dan Sayın Nimet Kırdemir‘in aylar önce yolladığı mektuptaki şu satırlar geldi gözlerimin önüne:

Çok üzülüyorum. Ölüm bir şey değil, ama gelecek nesiller ne olacak? Biz Atatürk‘ü gördük, yaşadık; bunlara dayanmak çok güç…”

Olumsuzluklar yaşanıyor… Tepkiler birikiyor… Küçük adamların küçülttükleri devletten umutlar kesiliyor…

Ve insanlar çareyi devletten beklemek yerine, kendilerinde aramaya, bir araya gelmeye başladıkça; umutsuzluk gidiyor, “umut” geliyor.

Çaresizlikleri, umutsuzlukları olabildiğince paylaşalım!..
Paylaşalım ki yok olsunlar!..

Orijinal Görsel

Yorum ekle

Yorum yaz

Bir Cevap Yazın