Yazı Hakkında

Başlık:Yalan mı Sayın Bakan?
Kaynak:Cumhuriyet Gazetesi (s.3)
Tarih:13 Temmuz 1994, Çarşamba

Yazı

HAFTAYA BAKIŞ

AHMET TANER KIŞLALI

Yalan mı Sayın Bakan?

Sayın Kültür Bakanı’ndan, ikinci kez “hakaret” dolu bir mektup aldım. Yine de bana iki günde bir söven ve böylece belki aldığı aylığı hak ettiğini düşünen ünlü “başdanışman”ının düzeyine inmediği için memnunum.

Mektup çok uzun.

Ama hiç değilse önemli bölümlerini aktarmak ve yanıtlamak zorunluğu var.

1) Sayın Bakan şöyle diyor:

Mehmet Altan” ve buna bağlı olarak kargaların bile güleceği ‘Atatürkçülük düşmanlığı’ gibi safsataların dışında, Kültür Bakanlığı olarak gerçekleştirdiğimiz etkinliklere yönelik tek bir ciddi eleştiri bile yok. Zaten Kültür Bakanlığı’nda ‘başdanışman’ gibi bir unvan da yok.”

Bakan’ın sözünü ettiği kişi gazetedeki köşesinde her Allah’ın günü, Atatürk‘ün bir diktatör ve Kemalizmin “militarist” bir ideoloji olduğunu savunuyor. Atatürk’ün kurduğu cumhuriyet yıkılmadan “demokrasi “nin kurulamayacağını söylüyor.

Ders verdiği okulda öğrencilerine, Atatürk’ün bilmem hangi paşayı yollayıp Kürtleri kestirdiğini” anlatıyor.

Ve Sevgili Uğur Mumcu ile çıktığı TV ekranına kocaman harflerle “Kültür Bakanlığı Başdanışmanı” yazdırıyor.

Bakan o kişiyi toplantılarda sağ yanına oturtuyor. Yurtdışına bakanlığını temsilen yolluyor. Değerli müsteşarı Prof. Emre Kongar‘dan esirgediği saygıyı ona gösteriyor…

Bakan’ın benim yönettiğim bir açık oturuma “kendi yerine” yolladığı bir başka “çok yakın” danışmanı ise Atatürk’ü ‘faşizmin etkisi altında kalmakla” suçluyor (Utanmasa “faşist” diyecek!)

Bakan’ın kabul etmediği Atatürkçü Düşünce Derneği heyetini -onun adına- kabul eden yakın danışmanı, rahmetli Süreyya Şehitoğlu‘nun sözünü ellerini havaya
kaldırarak kesiyor.

“Bırakın artık Atatürk ’ü!.. Bitti o!..”

Bunlar yalan mı Sayın Bakan?

Anayasa Mahkemesi Başkanı Sayın Yekta Güngör Özden‘den Atatürkçü Düşünce Derneği’nin Başkanı Prof Özer Ozankaya’ya. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Başkanı Prof. Türkan Saylan‘a ve daha birçok kültür ve sanat adamına kadar Sizi “Atatürk düşmanı” kadrolaşmanızdan dolayı uyaran çok sayıda mektup aldığınız yalan mı?

★★★

İçlerinde “devlet sanatçısı” sanına sahip olanların da bulunduğu çok sayıda kişi, acaba niçin bana telefon açıp “Yazdıklarınıza yürekten katılıyoruz!” demek gereğini
duyuyor?

Örgütün tepkisinden korktuğunuz için SHP Kurultayı’ndan iki gün önce gazetelere ünlü ‘başdanışman’ınızın istifa ettiği haberlerini yolladığınız yalan mı? Kurultay
“atlatılınca” da istifayı kabul etmeyip “zat-ı muhterem”in görevini sürdürdüğünüz yalan mı?

★★★

2) Sayın Bakan şöyle diyor:

Cüneyt Gökçer‘in heykelinin yapılmasını, bir kültür adamı (!) olarak takdir etmenizi elbette beklemiyorum. Ama ailevi yakınlık gibi gerekçeler öne sürerek olaya
farklı bir anlam kazandırma imalarınızı, gerçek düzeyinizi ortaya koyan göstergeler olarak değerlendiriyorum … Aynı düzeyde yanıt vermek hiç zor değil. Örneğin,
Belçika da okuyan kızınızın AA muhabir kadrosuna nasıl atandığını, maaş aldığı süre içinde kaç tane haber geçtiğini size sorabilirim… Yazılarınızda bir sanat adamının muhbir olarak tanımlamanız, sizi aynı biçimde itham edenlerin saylarını güçlendirmeden öte bir anlam taşımıyor…”

Mektubun kızımla ilgili bölümünü özellikle aktardım… Kızımın kısa süren AA muhabirliği görevinde “en çok” haber geçenler arasında bulunduğunu biliyorum; ama Sayın Bakan’a yönelik suçlamalarla ilişkisini kurmakta doğrusu acizim.

SHP’nin “iki numara”sı acaba beni halen bakan ya da AA Genel Müdürü falan mı sanıyor?

Bakanlığın açtığı sınavlarda, yurtdışı gezilerde, görevlendirmelerde yakınlarını kollamak için kullanılan yetkiler ile bu konunun bağlantısını kurabilmek için acaba “suçluluğun telaşı” içinde sağlıklı düşünme yeteneğini kaybetmek mi gerekiyor?

Ben onun çevresindeki “Atatürk ve cumhuriyet düşmanlığ”nı sergiledikçe, Sayın Bakan’ın çevresi de beni “muhbir”likle suçluyor.

Ama benim bir yazımda sözünü ettiğim olay çok açık.

Sanatçı genel müdürün altında isminin bulunduğu bir yazı ile askeri yönetime ihbar edilen sanatçı ve çalışanlar arasında, şimdi sizin yakın bazı çalışma arkadaşlarınızın bile bulunduğu yalan mı Sayın Bakan?

O kızdığınız yazıların birçok sanat kurumunda duvarlara asıldığı yalan mı Sayın Bakan?

★★★

3) Sayın Bakan şöyle diyor:

“Hoşunuza gitmeyen kitapları çağdışı dünya görüşlerini savunanlarla aynı çizgiye düşmek pahasına SEKA’ya göndermek de Atatürkçülüğünüzün ve demokratlığın
bir parçası mıydı?”

Ben -bakanlığım döneminde- daha önce yayımlanmış üç kitabı sadece satıştan çektim ve bunun nedenlerini de yeri geldikçe açıkladım.

Kitaplardan ikisi, harf Çevriminden laikliğe kadar, Atatürk’ün yaptığı hemen her önemli atılımı kıyasıya eleştiriyordu. Üçüncüsü de bir komşu ülkeye (Sovyetler Birliği) hakaretler yağdırıyordu.

Söz konusu üç kitap da elbette ki demokratik bir ülkede yayımlanabilirdi. Ama bu devlet eliyle yapılmamalıydı!.. (Tıpkı Bakan’ın “has” danışmanları marifetiyle halen yürütülmekte olan Atatürk ve cumhuriyet düşmanlığı gibi!..)

Yanlış yaptığım şeyi rahatlıkla kabul ederim, örnekleri de vardır.. Ama bu konuda yaptığımın doğru olduğuna bugün de inanıyorum!

★★★

4) Sayın Bakan’ın mektubu uzun, soğukkanlılığını yitirmesi nedeniyle düştüğü çelişkiler de çok.

Örneğin mektubun bir yerinde benim kendisini “başarısız” bulduğumu belirttiğim bir yazıma değiniyor… Başka bir yerinde de, beni “önyargılı” olmakla suçluyor!..

Önyargılı kişi doğru yapılanı över mi?

Ama bir insan düşünün ki bir yandan en tanınmış Atatürk ve cumhuriyet düşmanlarından bir köşe yazarını “başdanışman” yapıyor… Öte yandan, Cumhuriyetin simgesi İlhan Selçuk‘un heykelini dikiyor..

Ve de bizzat seçtiği gazetecileri devlet kesesinden dış gezilere götürüyor..

Oportünizm mi? Şark kurnazlığı mı? ‘

Herkesi aptal yerine koymak mı?

Yoksa çok sesliliğin ya da numaracı cumhuriyetçiliğin gereği mi?

Ne dersiniz Sayın Bakan!..

Orijinal Görsel

Yorum ekle

Yorum yaz

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: