Yazı Hakkında

Başlık:Yanlış Yanlışla Düzeltilmez!
Kaynak:Cumhuriyet Gazetesi (s.3)
Tarih:14 Şubat 1999, Pazar

Yazı

HAFTAYA BAKIŞ

AHMET TANER KIŞLALI

Yanlış Yanlışla Düzeltilmez!

Okumuşlar, hatta bazı saygın köşe yazarları arasında, bir söylem dikkati çekmeye başladı.

– Al birini vur ötekine., Oy verecek parti yok.. Sanırım gidip oy atmak, kutsal oyu çöplüğe atmakla eşdeğerli..

Hatta bir adım daha ileri giden dostlar da var:

– Bizdeki seçme özgürlüğü, aslında “kendi hırsızını seçme” Özgürlüğüdür.

Öyleyse ne yapmalı?

– Ya oy vermemeli.. Ya oy pusulasına küfür yazmalı.. Ya da kazanamayacak olan küçük partilere falan vermeli..

Doğru!

Tamtamına öyle yapmalı ki en hırsızların, cumhuriyetin temellerine dinamit kaymak için en çok çaba gösterenlerin ekmeğine yağ sürülsün!..

Partilerimizin yapıları yanlış.. O yanlış yapıların üzerine oturmuş olan genel başkanların tutumu yanlış..

O yanlışları her fırsatta ve en açık bir biçimde eleştirmek doğru..

Ama yanlış yapanları cezalandırıyorum diye, ağır aksak yürüyen bir “az gelişmiş” demokrasiyi tümden torpillemeye çalışmak da yanlış.. Demokrasiye bağlanan umutların tükenişine katkıda bulunmak da yanlış!

Bir demokrasi, ancak yaşarken düzeltilebilir.

Demokrasi karşıtı fanatikler ve siyaseti çıkar için yapanlar kenetlenmiş olarak oy kullanacaktır. Onlar kararlı iken, kararsızların sayısını artırmaya çalışarak
demokrasi yaşatılabilir mi?

Demokrasiden uzaklaşan umutların demokrasi dışına yönelmesi önlenebilir mi?

Herkesi ve her partiyi aynı sepete koymak ucuz bir yol.

Çiller ile diğer önderlerin neresi aynı? FP ve DYP
ile DSP ve CHP’nin neresi aynı? Örneğin Ecevit ve
Baykal’ın dürüstlüğü üzerine tek laf edebilen var mı?

Siyah ile beyaz arasında hiç mi seçenek yok?

Yelpazede hiç mi gri yok? Gri ile siyah arasında hiç
mi ayrım yok?

Eğer Türkiye rejim sorununun yaşanmadığı, ciddi
bir bunalımla karşı karşıya kalınmadığı bir dönemden
geçiyor olsaydı, yaklaşımımız farklı olabilirdi.

Daha iyi bir gelecek için, kısa süreli bazı “risk”ler kabul edilebilirdi.

Ama ne yazık ki bugün Türkiye’nin böyle bir “lüksü” yok!

Askerlikteki bir deyimle. “En yakın tehlike, en büyük tehlikedir”. Çünkü o yakın tehlikeyi atlatamazsanız, ilerdeki daha büyük tehlikeye kadar zaten ömrünüz yetmez.

Öyleyse ne yapmalı?

Bir kere bir “ana tercih” yapmalı: Başta laiklik olmak üzere, cumhuriyetin temellerine gerçekten sahip çıkan partiler hangileridir? Devletin yozlaşmasına bulaşmamış olan partiler hangileridir? Bunların içinde barajı geçme şansına sahip bulunanlar hangileridir?

Ondan sonra sıra ikinci aşama tercihlere gelir.

Hangisinin önden ve kadroları daha çok güven veriyor? Oylar hangisinde toplanırsa laik demokratik cumhuriyeti savunanlar Meclis’te daha güçlü olur?

Belediye başkanlıkları için de “aklın yolu ” aynıdır.

Ankara’da Karayalçın’ın mı şansı daha çok, Taşdelen’in mi? İzmir’de Piriştina’nın mı şansı daha büyük, Çakmur’un mu?

Tercihi belirlemesi gereken sorular bunlar olmalıdır.

İkinci tur olanağı bulunmadığına göre; kimin şansı daha çoksa oylar onda toplanmalıdır.

Eğer İstanbul’da solun şansı yoksa, oyların ANAP ’ın
“dinci olmayan” adayında toplanması da aklın ve
demokrasiyi savunmanın gereğidir.

Aydın kimdir?

Çok bilgisi olan mı? Doğru bildiğim -sonucunun ne olacağını hiç önemsemeden-her yerde ve her ortamda söyleyip savunan mı?

Yoksa kendisini “toplumundan sorumlu” sayan mı?

Yani gerektiğinde, toplumuzun yararı için kendinden özveride bulunabilen mi? Ve kendini “entel bencilliği”nden kurtarabilen mi?.. Toplum yararını, “kendi kendini doyuma ulaştırma”nın üstünde tutabilen mi?

Aydın, duygusal değil akılcı olmak zorunda olan insandır.

Aydının kızıp, içindekileri boşaltıp rahatlama özgürlüğü yoktur!

Orijinal Görsel

Yorum ekle

Yorum yaz

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: