Ahmet Taner Kışlalı: Diyecek çok şey var da yetecek laf yok!
Erken yaşlarda mesleğe adım atmış bir gazeteci, bir düşünür, bir politikacı, bir yazar… Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı elbette hepsiydi; ancak benim için hepsinden önce 1980’li yılların ortasında Mülkiye’nin koridorlarında daima mütebessim çehresiyle gördüğüm “hoca”mızdı. Kültür Bakanlığı da yapmış, ancak hayatımıza kapanmamış bir yara gibi büyüyen siyasetçilerden olmamıştı. O kadar ki, milletvekilliği ve bakanlık yıllarının ardından; rengârenk bir resim gibi geçtiği hayata 1995 yılında veda eden eşi Nilgün Hanım’la birlikte oturdukları Ankara’daki son evlerine yerleşmeleri yıllar, yıllar sürmüştü. “Evvel zaman içinde”ki Kışlalı ailesinin hikâyesi için “Zira paraları yoktu, üretmedikleri hiçbir imkânı tüketmemişlerdi” desem, şu birkaç satır “kalbur saman içinde” bir masala dönüşür, biliyorum. Ama öyleydi işte.
“Dünyanızı küçük tutarsanız, insanlara iyi davranmak hiç de zor değil…”
Sımsıcak bir Akdeniz filmi olan Toskana’yı izlerken böyle bir not da almıştım. Sevgi, saygı, sadakat… Sadece kişiliğimizin özel coğrafyasında seyrettiğini varsaydığımız bu hisler, bir “ölçek”, bir “boyut” sorunudur aynı zamanda. Dört duvar arasında “iyi”, dört duvar arasında “saygı” gören bir baba, koca bir topluma büyük acılar yaşatabilir, bir ülkeyi dört duvar arasına hapsedebilir. Ailesinde şefkatli, mahallesinde kalender, ülkesinde çok zalim gördü bu topraklar.
Ahmet Taner Kışlalı gibi insanların serüveni bu nedenle de bir “masal” sayılmaz mı? Her boyutta sevgili, her boyuta saygın, her boyutta yürekli, üzerinde güneş batmayan bir masal…
Kişisel tarihimde Mülkiye koridorlarından sonraki Ahmet Taner Kışlalı, Cumhuriyet Gazetesi Ankara Bürosu’nda tanık olduğum “yazar”dır benim için. Kendisinden yaklaşık altı yıl önce katledilmiş Uğur Mumcu’su elinden alınmış Cumhuriyet’in güçlü yazarı. Yine mütebessim, ama gazeteye uğradığında “bir kahve içimi” bile ağırlamakta güçlük çektiğimiz… Kimseyi meşgul etmeme dikkatinde adeta utangaç, mütevazı bir büyük yazar. “Utanmak” ve “tevazu” mu; alın size evvel zaman içinde bir masal daha!
Ayrıntı hatıralarda silikleşir, artakalan görüntüler donuklaşır… Ancak Kışlalı’ların, Mumcu’ların sesi hiçbir zaman solmadı, hatıraları silikleşmedi.
Peki neden? Neden sesleri solmadı? Soru; kişisel güçlerinde, cesaretlerinde, dürüstlüklerinde, çıkarsızlıklarında, kısa ömürlerinde inşa ettikleri külliyatta… Ve elbette onların hayatlarını hedef alanların dünyasında bir kesinti olan Cumhuriyet’in sürekliliğin devrimi olmasında yanıtını buluyor.
“Kışlalı Hoca” deyip, önümüzü ilikleyerek iki noktayı üst üste koyduğumuzda, bir başka film notu geliyor aklıma…
Diyecek çok şey var da, yetecek laf yok!
Ahmet Taner Kışlalı: Diyecek çok şey var da yetecek laf yok!
Erken yaşlarda mesleğe adım atmış bir gazeteci, bir düşünür, bir politikacı, bir yazar… Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı elbette hepsiydi; ancak benim için hepsinden önce 1980’li yılların ortasında Mülkiye’nin koridorlarında daima mütebessim çehresiyle gördüğüm “hoca”mızdı. Kültür Bakanlığı da yapmış, ancak hayatımıza kapanmamış bir yara gibi büyüyen siyasetçilerden olmamıştı. O kadar ki, milletvekilliği ve bakanlık yıllarının ardından; rengârenk bir resim gibi geçtiği hayata 1995 yılında veda eden eşi Nilgün Hanım’la birlikte oturdukları Ankara’daki son evlerine yerleşmeleri yıllar, yıllar sürmüştü. “Evvel zaman içinde”ki Kışlalı ailesinin hikâyesi için “Zira paraları yoktu, üretmedikleri hiçbir imkânı tüketmemişlerdi” desem, şu birkaç satır “kalbur saman içinde” bir masala dönüşür, biliyorum. Ama öyleydi işte.
“Dünyanızı küçük tutarsanız, insanlara iyi davranmak hiç de zor değil…”
Sımsıcak bir Akdeniz filmi olan Toskana’yı izlerken böyle bir not da almıştım. Sevgi, saygı, sadakat… Sadece kişiliğimizin özel coğrafyasında seyrettiğini varsaydığımız bu hisler, bir “ölçek”, bir “boyut” sorunudur aynı zamanda. Dört duvar arasında “iyi”, dört duvar arasında “saygı” gören bir baba, koca bir topluma büyük acılar yaşatabilir, bir ülkeyi dört duvar arasına hapsedebilir. Ailesinde şefkatli, mahallesinde kalender, ülkesinde çok zalim gördü bu topraklar.
Ahmet Taner Kışlalı gibi insanların serüveni bu nedenle de bir “masal” sayılmaz mı? Her boyutta sevgili, her boyuta saygın, her boyutta yürekli, üzerinde güneş batmayan bir masal…
Kişisel tarihimde Mülkiye koridorlarından sonraki Ahmet Taner Kışlalı, Cumhuriyet Gazetesi Ankara Bürosu’nda tanık olduğum “yazar”dır benim için. Kendisinden yaklaşık altı yıl önce katledilmiş Uğur Mumcu’su elinden alınmış Cumhuriyet’in güçlü yazarı. Yine mütebessim, ama gazeteye uğradığında “bir kahve içimi” bile ağırlamakta güçlük çektiğimiz… Kimseyi meşgul etmeme dikkatinde adeta utangaç, mütevazı bir büyük yazar. “Utanmak” ve “tevazu” mu; alın size evvel zaman içinde bir masal daha!
Ayrıntı hatıralarda silikleşir, artakalan görüntüler donuklaşır… Ancak Kışlalı’ların, Mumcu’ların sesi hiçbir zaman solmadı, hatıraları silikleşmedi.
Peki neden? Neden sesleri solmadı? Soru; kişisel güçlerinde, cesaretlerinde, dürüstlüklerinde, çıkarsızlıklarında, kısa ömürlerinde inşa ettikleri külliyatta… Ve elbette onların hayatlarını hedef alanların dünyasında bir kesinti olan Cumhuriyet’in sürekliliğin devrimi olmasında yanıtını buluyor.
“Kışlalı Hoca” deyip, önümüzü ilikleyerek iki noktayı üst üste koyduğumuzda, bir başka film notu geliyor aklıma…
Diyecek çok şey var da, yetecek laf yok!