TBMM Konuşmaları

Millet Meclisi 5. Dönem 10. Cilt 59. Birleşim

Yazı Hakkında

Başlık:Millet Meclisi 5. Dönem 10. Cilt 59. Birleşim
Kaynak:Türkiye Büyük Millet Meclisi Tutanak Dergisi
Tarih: 21 Şubat 1979, Çarşamba

Yazı

ğerlere bağlı kalmaya çabalayan yöneticiler arasında bir kültür ikiliği yaratmıştır, daha çok.

Cumhuriyetten sonra bu yanlışların bittiğini söylemek de kanımca mümkün değildir. Bir dönemde bazı aydınlarımız, kültür köklerimizi dinsel motiflerden arındırarak, bulmak ve geliştirmek çabasına düşmüşler; bazı aydınlarımız, tümüyle Batının kalıplarını kültürümüze yerleştirmenin kendilerine göre uğraşını vermişler; her iki eğilimi de benimsemeyen bir başka kesimde ise, çok gerilere gidilerek, yalnızca eski saray kültürünün kalıpları içinde kültürümüzün çıkış yolları aranmaya çalışılmış.

Değerli arkadaşlarım, Osmanlı’yı çökerten, bir bakıma Tanzimatta ve Cumhuriyette, yöneticilerle halkın ortak duyuş ve etkilenişini engelleyen; daha önemlisi, sorunlarımıza aynı gözle bakmamızı engelleyen bu yanlışlar, yakınlara kadar da sürüp gelmiştir; hem, zararlarını yalnız kendine dokundurarak değil, tüm toplumumuza yaygınlaştırarak sürüp gelmiş; birbirini, «ilerici, gerici» diye suçlayarak sürüp gelmiştir.

Gerçekte, bu akımların, bu anlayışların hiçbirisi bana göre, ne ilericidir, ne gerici. Kültür değerlerimizi tümüyle Batılı yargılara vurmak yanlıştır, köklü bir yanlış; kültür köklerimizi İslam öncesi kaynaklara inerek aramaya kalkışmak yetersizdir, köklü bir yetersizlik; kültürümüzü, saray kalıplarıyla en üstün ölçülere varmış sanmak da tutarsızlıktır, köklü bir tutarsızlık.

İlericilik, toplumu var olan özdeğerlerinden yola çıkıp, daha üstün özdeğerlere ulaştırmaksa, eğer, bunların tümü ilerici değildir; belki ilkeldir, belki gericidir, belki tutucudur; ama ilerici değildir. Doğru olan, Anadolu toprağını ve Anadolu insanını, üzerinde yaşayan uygarlıklarla, devletlerle, çağlar boyu birbirini izleyen, birbirini etkileyen, birbirini geliştiren bir bütün olarak görmektedir. Böyle bir bakış, Asya’yı da kucaklar, dünyayı da değerli arkadaşlarım; böyle bir bakış, toprağımızın değerlerini başkalarına terk etmez; Etiler’den yola çıkar, Homer’i kucaklar, Hacıbektaş’ta, Yunus’ta konaklar; Diyojen’le Nasreddin’i kaynaştırır; alır Karacaoğlan’ın, Zihni’nin ezgilerini, Veysel’le, Ruhi Su ile çağdaşlaştırır.

Değerli arkadaşlarım, tarih köklerinden koparılmış bir halk hiçbir yere varamaz; açmazlardan, bunalımlardan, çıkmazlardan başka hiçbir yere varamaz. Tarih köklerinin en önemlisi de kültürdür. Öyle ise, kültürümüzü, tarihimizin, toprağımızın yarattığı tüm değerleri kapsayacak biçimde yepyeni boyutlarla yeni baştan değerlendirmeliyiz. Geleneklerinden, tarihinden kopmuş toplumların kültürü olmaz, olsa da gelişmez, Tarihsel, toplumsal değerlerimize ters, çarpık ekonomik zorlamaların, çarpık kapitalizmin toplumumuzda hangi çarpık kültür değerlerini yarattığını ve hangi gerçek kültür değerlerini yıkmaya zorladığını yaşadık, hep birlikte yaşadık ve halen yaşıyoruz.

YAHYA USLU (Manisa) — Çarpık sosyalizm; onu da söyle.

ERTUĞRUL GÜNAY (Devamla) — Öyle ise, batılı kalıplara kaskatı bağlı yöntemlerle, öykünmecilikle bir yere varamayacağımızı da; ulusal kalıplara kaskatı kendimizi hapsetmeye çalışarak, kültür emperyalizmine karşı aşılmaz bir duvar oluşturamayacağımızı da bilmeliyiz.

BAŞKAN — Sayın Günay, konuşmanızı toparlayın,

ERTUĞRUL GÜNAY (Devamla) — Toparlıyorum Sayın Başkanım.

Yapılması gereken şey değerli arkadaşlarım, bizim kültür geleneğimizi iyice özümleyerek, günümüzün Türk içlemini çağdaş estetik yöntemlerini kullanarak, o içleme uygun gelen bir biçimde yoğurup, geleneksel gelişme zincirine yeni bir halka diye eklemeye çalışmaktır. Böylelikle ancak, kültürümüzün ulusal boyutlarını aşıp, evrensel boyutlara ulaşması doğrultusunda yeni, özgün ve doğru adımlar atılabilecektir; böylelikle ancak, Türk kültürünü, kültür emperyalizmine karşı ezdirmeyen, ulusal bilincimizin dik başını hiçbir emperyalizme karşı eğdirmeyen sağlıklı yapıtlar sergilenebilecektir; yaratılabilecektir ve o yeni özgün, evrensel yapıtlarımızın temelinde, kendi tarih konaklarında kültür savaşçısı olan herkesin, Mevlana’dan Yunus’a, Dede Efendi’den Itri’ye, Fuzuli’den, Nef’i’den Fikret’e, Akif’ten Nazım’a kadar herkesin bir kürek harcı, temelde bir taşı bulunacaktır.

Kültür Bakanlığımızın ulusal, demokratik, halkçı ve barışçı çabalarını başarıyla sürdürmesini diler, hepinizi saygı ile selamlarım değerli arkadaşlarım. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN — Teşekkür ederim Sayın Günay.

Sayın Bakan, buyurunuz efendim.

KÜLTÜR BAKANI AHMET TANER KIŞLALI (İzmir) — Sayın Başkan, sayın milletvekilleri;

Bundan kısa bir süre önce bu kürsüden, hakkımda verilen bir Gensoru önergesi nedeniyle konuşmamı tamamlarken, zamanın tükendiğini görünce, nasıl olsa demiştim, bu iddiaları geçen yıldan beri her vesileyle bu kürsüye getiriyorsunuz, bütçe vesilesiyle yine getireceksiniz; ben de, şimdi yanıtlayamadıklarımı o zaman yanıtlama imkânını bulacağım.

Benden önce konuşan grup sözcülerinden ilk ikisini dinlerken bu tahminimde yanıldığım izlenimini edinmeye başlamıştım ki, Adalet Partisinin Sayın Grup Sözcüsü beni doğru çıkarmak için önemli bir çaba içine girdi.

Önce, gerek Milli Selâmet Partisinin, gerekse Milliyetçi Hareket Partisinin sözcülerine, bu Parlamentonun çatısına yakışır, özgürlükçü, çoğulcu demokrasi ilkelerine uygun bir üslup içinde konuştukları için teşekkür etmek isterim. Görüşlerine elbette ki, saygı duyarız, katılırız veya katılmayız; ama bu uygar davranışlarını da kutlamak, maalesef çok tersi örneklerle karşılaştığımız için, içimizden gelen bir istem olmaktadır.

Adalet Partisi Grubu adına konuşan sayın arkadaşımız, bir başka geleneği daha bozmadı: Geçen yıl da yine Adalet Partisi adına konuşan bir başka sayın arkadaşımız, benim zihniyetimi «çarpık» olarak nitelendirmek gereğini duymuştu. Arkadaşlar, çarpıklık ister istemez bir doğru çağrışımını yapar, benim zihniyetimi çarpık olarak nitelendiren bir arkadaş, demek istemektedir ki, «Benim düşündüğüm doğrudur. Bakanın yaptığı, benim düşündüğümle uymamaktadır; öyle ise o çarpıktır.» Tersi de elbette ki olasıdır; eğer bizim düşündüğümüz, bizim yaptığımız doğru ise, aynı mantıktan hareket ederseniz, kendi zihniyetleri çarpık olur.

Sayın arkadaşlar, çoğulcu demokraside böyle bir mantığın bu kürsüye gelmiş olması gerçekten de talihsizdir, şanssız bir olaydır. İşte, kendinden farklı düşünenleri çeşitli biçimlerde karalamak, kendisi gibi düşünmeyenleri bir türlü hoşgörü ile karşılayamamak alışkanlığıdır ki, işte o mantıktır ki, bugün gençlerimizi hiç kimsenin, ulusun hiçbir bireyinin tasvip edemeyeceği bir ortam içine itmiştir.

Geçen yıl da belirtmiştim, hiç kimse, «Ben ressamım» demekle ressam olmaz; nasıl ki, «Ben ressamım» demekle ressam olunmazsa, ressam olmayan bir kişiye «Sen ressamsın» derseniz yine ressam olmaz. Bazı iddialarını her keresinde açıklıkla yanıtladığımız halde, bir kez daha buraya getirmek gereğini duymaları, beni hoş görsünler, biraz başka konu bulamamalarını gösterdiği için bana bir aczin ifadesiymiş gibi geliyor.

ALTAN TUNA (Çanakkale) — Cahilliklerine bağışlayın.

BAŞKAN — Konuşmayın lütfen, müdahale etmeyin.                                                        ’

 

KÜLTÜR BAKANI AHMET TANER KIŞLALI (Devamla) — Benim 20 yıldır söylediklerim, yazdıklarım ortadadır. Onların içerisinde neyi bulurlarsa, getirirler buraya, kelimesi kelimesine onları kabullenmek, savunmak görevimdir; ama, beni, bana ait olmayan düşüncelerle suçlamaya kalkmak, ne hak anlayışı ile, hukuk anlayışı ile, ne de ahlak anlayışı ile bağdaşır.

Arkadaşlar, eğer bizim bir yıldır izlediğimiz kültür siyasetini ulusal, demokratik, halkçı kültür siyasetini, Marksist, Leninist bir dönemeç olarak nitelendiriyorlarsa, iki olasılık vardır; ya Marksizmin, Leninizmin ne olduğunu bilmiyorlardır veya kötü niyetlidirler.

AHMET ÇOBANOĞLU (Konya) — Bilmiyorlar, bilmiyorlar.

KÜLTÜR BAKANI AHMET TANER KIŞLALI (Devamla) — Burada birçok konuları bir kez daha huzurunuza getirmek benim de hoşuma gitmiyor ama, çok ağır bir suçlama ile karşı karşıya kalınca, bu kürsüden ve bu Meclisin başka kürsülerinden yanıtladığımız suçlamalara bir kez daha değinmek zorunda kalıyoruz.

Arkadaşlar, sansür konusunda da aynı şey söz konusudur. Arkadaşlar ya bu konu ile ilgili bazı gerçekleri bilmemektedirler veya bile bile aynı şeyleri yinelemekte siyasal bir yarar görmektedirler.

Türkiye’de yürürlükte olan ceza yasaları değişmedikçe, siz hangi yasayı değiştirirseniz değiştirin, sinema yolu ile işlenen bir suçu ortadan kaldıramazsınız. Biz, bir ceza yasası değişikliği mi öneriyoruz; hayır, biz, sansürün, başka bir deyişle, ön denetimin kalkmasını öneriyoruz.

Arkadaşlar, iki türlü denetim vardır -arkadaşlarımız bunu getirdikçe, her keresinde yanıtlamak gereğini duyuyorum, umarım ki, sonunda kendileri de öğreneceklerdir bu denetimlerin ne olduğunu-birisi öndenetimdir, büroksanin aracılığı ile yerine getirilir, yani siyasal iktidara bağlı olan memurlar aracılığı ile yerine getirilir, hiçbir güvencesi olmayan kişiler aracılığı ile yerine getirilir, kendilerinin sansür dedikleri budur.

İkincisi, yargı denetimidir; anayasal güvenceye sahip olan kişiler eliyle yerine getirilir ve ceza yasaları o yolla uygulanılıp uygulanmadığı denetlenir.

Şimdi arkadaşlarım, yıllardır bu ülkede hükümet edenler, bugün «Ahlak elden gidiyor» diye feryat edenler, kendi zamanlarında oynanan filmleri bilmezmiş gibi, bizim bu konuda getirmek istediğimiz kısıtlamaları kamuoyuna başka türlü yansıtmak çabası içindedirler.

Ne öneriyoruz biz? Yasaları değiştirmek mi, yasaların suç olarak nitelendirdiği fiillerin sinema yolu ile işlenmesini serbest mi bırakmak istiyoruz? Hayır, bunu kendileri de biliyorlar. Ne yapmak istiyoruz? Siyasal iktidara, bağlı olan, güvenceleri bulunmayan memurların denetimini kaldırıp, yargı denetimini egemen kılmak istiyoruz. Ee, ne yapmak istiyoruz? Örneğin, önünden geçerken bir çoğumuzun haklı olarak utanç duyduğu o resimlerin, o afişlerin kaldırılmasını istiyoruz. Ne yapmak istiyoruz? Çocukların oralara girmesini önlemek istiyoruz. Ne yapmak istiyoruz? Bu tür filmlerin ancak belirli sinemalarda oynamasına olanak sağlamak, her hangi bir sinemanın oynatmasını engellemek istiyoruz ve üstelik, onu oynatan sinemaların çok ağır bir vergi yükü altına girmesini istiyoruz. Bu mudur geriye gidiş, bu mudur, sizin ahlak anlayışınıza göre, geriye gidiş? Yoksa, sizin uygulamalarınızı da düzeltmek için bir çaba mıdır?

Yanlışlıklar yalnız bu alanda değil, yanlışlıklar her alanda var. Diyorlar ki, «Kışlalı ve Kültür Bakanlığı bugünkü zihniyeti ile ulusal kültürü, evrensel kültüre çevirmek istemektedir.»

Arkadaşlar, gene söyledim; ulusal kültür, evrensel kültüre çevrilmez. Ulusal kültür, zenginleşerek,

evrensel kültürel değerlerin oluşmasında katkıda bulunabilir. Bunu yaptığımız zaman da – bir çok dalda ulaştık – buna ulaştığımız zaman da, bundan sizin gocunmanız değil; tersine, bu ulusun bir bireyi olarak kıvanç duymanız, gurur duymanız gerekir ve Türk kültürünü bugün uluslararası düzeyde temsil  eden, bir çok, kendi değerleriyle övündüğümüz yazarımızı, düşünürümüzü Kültür Bakanlığının çeşitli kurullarında yardımcı olarak kullanmak istediğimiz zaman, eğer gerçekten samimiyseniz, gerçekten de Türk kültürünün üst bir düzeye varmasını istiyorsanız ve gerçekten de ulusal bilince sahipseniz, bunda eleştirilecek değil, alkışlanacak bir yan bulursunuz.

Ben, hakkımda verilen Gensoruyu yanıtlarken, bu çoğulcu demokrasi tanımına değinmiştim. Zannetmiştim ki, arkadaşların dikkatsizliğinin eseri olarak çoğulcu demokrasiyle ilgili görüşlerim o Gensorunun önerge metnine girmiştir.

Arkadaşlar, bu benim tanımım değil. «Çoğulcu demokrasi» dediğimiz şey, yani içinde yaşadığımız şey, hiç kuşkuya kapılmayın, komünizm falan da değildir. Bugün Batı Avrupa ülkelerinde, örneğin İngiltere’de, Fransa’da, İtalya’da, Amerika Birleşik Devletlerinde uygulanan bir siyasal sistemdir; bizim Anayasamızın benimsediği sistem de budur. Benim yaptığım tanımsa – açarsınız Anayasa kitaplarını okursunuz; eğer, yine söyledim, yine tavsiye edeceğim acizane, isterseniz, bu yüce çatı altında bir çok Anayasa profesörümüz var, onlara da sorarsınız – benim yaptığım tanım, kendi tanımım değil, bilimsel bir tanımdır.

Gelelim kıyım konusuna: Sayın Elverdi’nin bir kitabının niçin kütüphanelerden toplattırıldığı sorusuyla karşılaştık.

Arkadaşlar, bizden önceki hükümetler zamanında bu kitap, Kütüphaneler Genel Müdürlüğüne önerilmiş. O zamanın, yani kendi hükümetlerinin Kütüphaneler Genel Müdürü bile bu kitabı almayı reddetmiş. Bunun üzerine, sırf o kitabı aldırtmak için – çünkü kitabı okursanız siz de görürsünüz, tamamen sivri bir siyasal görüşü benimsetmek ve bu görüşe ters düşen herkese hakaretler yağdırmak için yazılmış bir kitaptır – bu kitabı mutlaka aldırıp, çocuk kitaplıklarına kadar sokturmak için, hiç alışılmamış bir usulü öngörmüşler; ben, dosyalarda ikinci bir örneğine rastlamadım; Dış İlişkiler Dairesine aldırtmışlar bu kitabı. Kütüphaneler Genel Müdürlüğünün alması gereken kitabı, Genel Müdür reddettiği için, Dış İlişkiler Dairesinde aldırtmışlar, ondan sonra da çocuk kitaplıklarına kadar dağıtmışlar.

Arkadaşlar, bu bir soruşturma konusu olmuştur; sorumluları da sonuçlarına katlanacaklardır; ama, Sayın Elverdi’nin yazdığı kitapların benzerini, benim Bakanlığım zamanında – hangi görüşte olursa olsun kimse Kültür Bakanlığına sokamayacaktır. (CHP sıralarından alkışlar)

Ulusal Kültür Dergimizi eleştirdiler; onun içerisinden hoşlarına gitmeyen cümleler verdiler. Eğer aynı dergiden başka makalelerin de başlıklarını okusalardı, ne kadar gerçekleri yansıtmaktan uzak bir tutum içinde olduklarını bir kez daha belgelemiş olurlardı.

Birkaç başlık okuyorum :

İslam’da Trajedya Kahramanı ve Trajedya Örnekleri; Kitabül İlmin Nafi, İbni Haldun ve Asabiyet; Namık Kemal ve Türk Romanının Doğuşu; Tevfik Fikret’in İlk Şiirleri; Türk Köyü…

Arkadaşlar, hiç zorlamayın, yayınlarımız ortadadır, yaptıklarımız ortadadır. Bizim yayınlarımız ve yaptıklarımız, gerçek ulusallığa inanan, gerçek Türk kültürünün bilincinde olan herkesin alkışlayacağı, alkışlaması gereken yayınlardır. Siyasal gözlüklerinizi attığınız zaman, o yayınların çoğunu sizin de alkışlayacağınız inancındayım.

«Kıyım» dediler; önce kitapla oldu, sonra da çok değerli bazı kişilerin cezalandırılması şeklinde oldu.

Gene geçen gün bu Mecliste bu kürsüden belirtmiştim, bir kez daha belirtiyorum; her getirdiğiniz zaman da belirteceğim; sizin gösterdiğiniz bazı hoşgörüleri biz gösteremeyiz. Milliyetçi Hareket Partisinin yönetimindeki Kırıkkale Belediyesinden sahte «sınav kazandı» belgeleriyle gelenlere, oluk oluk gelenlere kapılarınızı açarken hoşgörü gösterdiniz; bir bakanlık müşaviri, Doğu Anadoluda, Ülkü Ocaklarında, ülkücülüğü öven konuşmalar yapmak için sizden izin istediği zaman, ona resmen izin verdiniz, sonradan da, onun konuşma metinlerini hoşgörüyle karşıladınız. Biz, bu hoşgörüleri gösteremeyiz. Bu hoşgörüler benim anlayışıma göre, bir hukuk devleti içerisinde hiçbir bakanın göstermemesi gereken hoşgörülerdir; elbette ki, onların gereğini de yaptım. Eğer, bu, kıyımsa, bunun suçunu da kabulleniyorum.

Yatırımlardan da söz etti arkadaşlarımız; dediler ki, «Bizim zamanımızda 21 yerde kültür merkezi planlanmıştı, siz bunu 12’ye indirdiniz» ve sonradan da dediler, «bunu bir bölgecilik anlayışı içerisinde yaptınız.»

Gurur duyarım arkadaşlar, 12 kültür merkezinin 11’i Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yapılmaktadır ve bu yıl bitecektir; bizim zamanımızda temelleri atıldı. Neden 21 tane 12’ye indi? İzninizle onu da söyleyeyim. Çünkü, arkadaşlarımız, daha arsasını bulmadan, o hükümetlerin bilinen ciddiyeti içerisinde, daha arsaları bile belli olmayan hayali birtakım kültür merkezlerini, kâğıt üzerine sıralamışlardı. Devlet Planlama Teşkilatı, haklı olarak, bunlara kendilerinin gösterdiği hoşgörüyü gösteremediği için, biliyoruz bazı konularda bizden çok daha hoşgörü sahipleridir kendileri, biz onları maalesef gerçekleştirmek olanağını bulamadık.

Türk Musikisi Devlet Konservatuvarı olayını Bütçe Plan Karma Komisyonunda ve Senatoda açıklamaya çalışmıştım; bir kez daha açıklamakta yarar var.

Arkadaşlar, Türk musikisinin gelişmesini biz de canı gönülden istiyoruz ve kuşku duymasınlar, orada 22 öğretmenin sözleşmesinin feshedilmesinin, bu kuruluşu daha iyi bir düzeye getirmenin ötesinde hiçbir amacı yoktur.

Çok kısaca sıralayayım: 400 kadar öğrencisi vardır bu kuruluşun; 96 tane öğretim üyesi vardır, 4 kişiye bir öğretim üyesi. Sözleşmenin bir maddesi, bu kuruluşta görev yapan öğretim üyelerinin en az haftada 12 saat ders yükü yüklenmelerini zorunlu kılmaktadır; ama o kadar çok öğretim üyesi vardır ki, kimisine 2 saat, kimisine 3 saat, kimisine 4 saat vermiştir sözleşme hükmüne karşın.

Gene sözleşme hükmü, sözleşmeli olarak çalışan öğretim görevlilerinin, başka hiçbir yerde, hangi nedenle olursa olsun, ücretli olarak çalışmalarını engellemektedir; ama ona rağmen, soruşturma raporları da ortada, o öğretim görevlilerinin önemli bir kısmı, izinsiz olarak başka yerlerde ayrıca ücretle çalışmaktadırlar.

Bir soruşturma ortaya koymuştur ki, başta o kurumun başkanı olmak üzere, yüzlerce saat derse girmeyen öğretim görevlileri vardır, öğretmenler vardır. Bizzat, Kurumun Başkanı olan arkadaşımız, 1978 yılı içerisinde 102 saat derse girmemiştir; aylarca derse girmeyenler vardır; haklarında hiçbir işlem yapılmamıştır.

Arkadaşlar, bir kurum oluşturmuşsunuz 4 yıl önce, daha o kurumun 4 ncü yılında bir müfredat programı yoktur. İzin verin arkadaşlarım, bunun sorumluluğunu yüklenmiş bir insan olarak ben ve benimle beraber sorumluluğu paylaşan arkadaşlar, bu kurumun bu şekliyle işlevini yerine getiremeyeceğine inandığımız zaman, elbette ki, gereğini yapacaktık.

 

Bir müjde olarak vereyim, Kurumun başına, Türkiye’de müzik alanında değerini herkesin kabul ettiği bir arkadaşımızı getirdik, yakında göreve başlıyor: Profesör Doktor Gültekin Oransay. Oransay’ın eliyle o kurum, amacına uygun olarak yeniden düzenlenecektir.

Arkadaşlar, bir öğretim görevlisi, kadrolu göreve alınıyor, 9 ay sonra kendi isteğiyle emekli oluyor, emekli olduğunun ertesi günü haftada 2 saat ders karşılığı 11 liraya kendisiyle sözleşme yapılıyor. Bu insaf mıdır arkadaşlarım? Bu demek değildir ki, bu 22 arkadaşımız çok değerli değildir, kendilerinden yararlanılamaz. Yararlanılabilir; ama sözleşmeli olarak değil de, belki kendilerinden saat başı ücretle yararlanılacaktır.

Din konusunda da geçen yıl bu kürsüde söylediklerimi Yüce Meclisin sayın üyeleri anımsayacaklardır; demiştim ki : «Dine istismar amacıyla değil, siyasal amaçla değil; ama Türk kültürünün belirli bir parçası olduğuna inanan bir kişi olarak nasıl yaklaşacağımızı 1 yıl içerisinde göreceksiniz.

 

İslam felsefesi ile ilgili, İslam düşüncesiyle ilgili yazılar, bu kendilerinin beğenmediği Ulusal Kültür Dergisinde yer almaktadır; İslam felsefesini, İslam düşüncesini yeterince açıklayan başka yayınlarımız arka arkaya gelecektir. Örneğin, Türkiye’de, «İslam Gerçeği» adlı bir filmin çevrilmesi için, bir belgesel filmin çevrilmesi için hazırlıklar yapılmaktadır ve benden önceki Sayın Bakan hoşgörsünler, o Türk İslam Eserleri Müzesini o perişan halinden kurtarmak da bize nasip olmuştur. Ben bunu söylediğim zaman alındılar. Ben şöyle demiştim, gayet iyi anımsıyorum, «İki olasılık var; ya gittiler Bakanlıkları döneminde o müzeyi görmediler. O zaman, İslam kültürüne önem veriyoruz derken samimi değiller veya gidip gördüler; gördükleri halde o perişan duruma göz yumdular. O takdirde daha da ağır bir suçlama kendilerini bekliyor» demiştim. Çıkıp dediler ki, Bütçe Karma Komisyonunda, «İşte gazete haberleri. Ben gittim gezdim.» Memnun oldum. «O perişan durumu ben de gördüm, talimat da verdim. Duvarlardan sular sızıyor, çok değerli parçalar tahrip oluyor» dediler. Sayın Bakanın sözünü elbette ki, güvenilecek bir ifade olarak aldığım için, Bakanlığa döner dönmez ilgili dosyayı buldurdum. Dosyada, Sayın Bakan zamanında verilmiş bu konuda en ufak bir talimatın, ne de bir ödentinin bulunmadığı apaçık ortadaydı.

Sayın Aksay, çok tutarlı bir biçimde kendi partilerinin görüşlerini dile getirirken, «Bugünkü şiddet ortamının nedeni, yanlış bir kültür siyasetidir» dediler; geçen yıl da zaten, bu Mecliste hakkımda verilen bir Genel Görüşme önergesinde aynı suçlama vardı; bugünkü şiddet ortamına gençlerin itilmiş olmasını kültür siyasetinin yanlışlığıyla yorumlayan bir suçlama vardı.

«Doğru mu yanlış mı?» tartışmıyorum. Eğer, dediğiniz doğruysa – ki, dediğim gibi, aynı suçlamayı Adalet Partisi mensubu arkadaşlar da yapmışlardı, eğer dediğiniz doğruysa – o takdirde onun sorumlusu bu Hükümet olamaz. O takdirde onun sorumlusu, son 10 – 15 yılda Türkiye’nin kaderine hâkim olan hükümetlerdir ve onların kültür siyasetine yön veren sorumlularıdır.

Arkadaşlar, Sayın Aksay’ın dil konusundaki görüşlerine önemli bir ölçüde katılırım. «Dildeki evrim doğaldır» dediler, belki başka sözcüklerle ifade ettiler ama, savundukları düşünce buydu ve tamamen katılırım; «ama, bugünkü kuşakları geçmişten koparmanın bir aracı olmamalı bu, geçmişi anlamamanın bir aracı olarak kullanılmamalı» dediler.

Doğrudur arkadaşlar, doğrudur; ama o doğrultuda yıllardır siyasetlerini yürütmüş olan hükümetler, aslında bu doğruyu iyi anladıklarını, iyi uyguladıklarını gösteren bir tutum içinde görülmediler.

Şimdi çıkıp da, «eşgüdümü, dışalımı, dışsatımı nereden çıkarıyorsunuz?» diyenler, herhalde dışalım karşılığında kullanılan ithalatı, dışsatım karşılığında kullanılan ihracatı veya eşgüdüm karşılığında, kullanılan koordinasyonu Anadolu halkının anladığını zannetmektedirler.

Arkadaşlar, halkın dili değişmedi yıllar boyunca; çok az değişti. 700 yıl önce söyleyen ozanlarımızı, bugün gayet iyi anlıyoruz; ama bundan 40 yıl önce yazılmış bazı kitapları, ama örneğin 1876 Anayasasının, bu Devletin dilinin ne olduğunu belirten hükümlerini birçoklarımız bile anlayamıyoruz. Demek ki, halkın dilinde bir istikrar var, bir kararlılık var; ama bugün belirli bir dil anlayışını savunanlar, halkın dilini değil, aslında bir sınıfın dilini savunmaktadırlar; bir egemen sınıfın, halktan kopuk, halkın anlamadığı dilini savunmaktadırlar ve bunu savunurken de, bunu milliyetçilik adına yaptıklarını zannetmektedirler. (CHP sıralarından alkışlar)

ZEKİ EFEOĞLU (İzmir) — Dilde egemen sınıf olmaz.

KÜLTÜR BAKANI AHMET TANER KIŞLALI (Devamla) — Egemen sınıf, ekonomik bir gerçektir; o sınıfın ideolojisi, toplumsal yaşamın her kesimine yansır; dil de onun bir parçasıdır.

ZEKİ EFEOĞLU (İzmir) — Hayır, yanlış.

KÜLTÜR BAKANI AHMET TANER KIŞLALI (Devamla) — Arkadaşlar, Sayın Adalet Partisi Sözcüsü hariç, birçok Adalet Partili arkadaşımın da katılacağını sanıyorum, Türk kültür mirasına, Türk kültür kalıtına nasıl sahip çıkmak gerektiğini, biz bir yıldır önemli ölçüde gösterdik ve göstereceğiz. Arkadaşlar, yalnız, burada, «Türk kültürü» derken, bunu hangi kökenlere dayanarak açıkladığımız önem kazanıyor. Sağcılar, Türk kültürünü yalnız tarihsel, kökenlere dayandırmaktadırlar; bazı solcular ise -benden önce konuşan sayın arkadaşım da birçok yanlışları çok iyi ortaya koydu, bazı solcular ise – Türk kültürünü sadece coğrafi kökenlere dayandırarak açıklamak çabasındadırlar.

İkisi de yanlıştır; Türk kültürü, tarihsel ve coğrafi kökenlerin ürünü olan bir sentezdir; bunu biz bu biçimde anlıyoruz, bu biçimde uyguluyoruz ve bunun da en doğru, en gerçekçi bir anlayış olduğuna inanıyoruz. Eğer bugün Türk kültüründe, Türk kültürünün belirli alanlarında belirli bir yozlaşma varsa, bu – yine beni hoşgörsünler – bütün isteklerine rağmen dayandıkları toplumsal sınıfların, dayandıkları egemen kesimlerin çıkarlarının uluslararası düzeyde bütünleşmesinin bir sonucu olarak, onun bir sonucu olarak ortaya çıkan bir yozlaşmadır. Batının kötü bir kopyası – Sayın Milli Selâmet Partisi sözcüsü de her halde katılacaklardır – olan bir kültür yozlaşması böylece başlamıştır. Halk kültüründen kopmadığınız zaman, böyle bir yozlaşmadan korkmaya hiçbir neden yoktur arkadaşlar. Şunu da söyleyeyim; bir kültür emperyalizmi, ancak beraberinde ekonomik bir emperyalizm olduğu zaman söz konusudur.  Onun içindir ki, bir Arap kültürü, bir Acem kültürü emperyalist bir etkinlikle bizim kültürümüze karışmamıştır; tam tersine, Osmanlı İmparatorluğunun egemen olduğu bir dönemde karışmıştır. Bu, bir kültürel etkileşimdir; bu ayrı bir konu; bu, bir kültür emperyalizmi değildir; ama öte taraftan çıkarları uluslararası düzeyde bütünleşen bir sınıfın aracılığı ile Türk kültüründe, Türk kültürünün belirli bir kesiminde bir yozlaşma olmuştur; bu bir toplumsal gerçektir.

Arkadaşlar, böyle bir kültür yozlaşmasını, kötü bir Batı kültürü kopyacılığını, çağdaşlaşma olarak anlamaya da olanak yoktur. Çağdaşlaşma, kronolojik bir olay değildir; çağdaşlaşma, coğrafi bir olay olarak da ele alınamaz. Çağdaşlaşmayı siz, belirli bir tarih anlayışının ürünü olarak değerlendirmek zorundasınız. Eğer, tarih, geçmişi bugünün hizmetine almanın aracı olarak kullanılamıyorsa, o tarih tarih değildir, bir masaldır. İşte, bizim kültür anlayışımız, böyle bir tarih anlayışının da ürünüdür arkadaşlar.

BAŞKAN — Sayın Bakan, lütfen toparlayınız efendim.

KÜLTÜR BAKANI AHMET TANER KIŞLALI (Devamla) — Toparlıyorum Sayın Başkan.

Bizim kültür siyasetimiz, geçmişi, başka bir deyişle, kültür kalıtımımızı, bugünü daha iyi anlamak, bugünü daha iyi değerlendirmek ve geleceği kurmak için bir araç olarak kabul eder.

Son bir noktaya değinerek sözlerime son vermek istiyorum.

Arkadaşlar, Osmanlı İmparatorluğunun belirli bir süreç içerisinde yıkılması, belki tarihsel bir determinizmin sonucuydu, belki bir zorunluluktu; ama, ne acıdır ki, terk edilen ülkelerde bugün Türk kültürünün izleri hemen hemen kalmamıştır; bu, bir tarihsel zorunluluk değildi arkadaşlar. Osmanlı İmparatorluğunun yıkılması belki bir tarihsel zorunluluktu; ama, terk edilen ülkelerde Türk kültürünün izlerinin kaybolması, milliyetçilik anlayışıyla hükümet eden birçok siyaset adamlarımızın ve onların dayandığı toplumsal güçlerin bir hatasıdır. Yıllar boyu, «Şimdi, Kültür Bakanlığında kendilerinden yararlanıyorum» diye «Çeşitli kurullarda onlardan görev bekliyorum» diye beni eleştirdikleri, Türk kültürünü uluslararası düzeyde tanıtmış, yapıtları 10-15 dile çevrilmiş olan kişilerin bu ülkelere gitmesini engelleyen bir zihniyet içinde oldukları içindir ki, bugün bu sonuçla karşılaşıyoruz. Daha açık söyleyeyim, yıllarca sanatçımızı, yıllarca düşünürümüzü bu ülkelere yollamamak için, Batının etkisiyle, belirli dış etkilerle gereken çabayı göstermişlerdir ve âdeta isteyerek, zamanla bizden kopmuş olan, Osmanlı İmparatorluğunun yıkılışıyla bizden kopmuş olan bu ülkelerde Türk kültürünün etkisinin silinmesine katkıda bulunmuşlardır.

Merak etmesinler, biz onların geçmişte yaptıkları hataları da zamanla düzeltmek azmindeyiz. Bunu gerçekleştirdikçe, öyle zannediyorum ki, birçoğu samimi olan Adalet Partili arkadaşlarım da, Milli Selâmet Partili arkadaşlarım da bundan gurur duyacaklardır, bundan memnuniyet duyacaklardır.

Hepinizi saygıyla selamlarım. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN — Teşekkür ederim Sayın Bakan.

ALİ ELVERDİ (Bursa) — Sorudan evvel başka bir dileğim var efendim.

BAŞKAN — Peki efendim; yalnız, önce soruları tespit edelim.

Soru sormak isteyen arkadaşlarımı okuyorum: Sayın Eşrefoğlu, Sayın Ak, Sayın Çatalbaş.

Soru sorma işlemi bitmiştir.

Sayın Elverdi, buyurun; herhalde bir şey arz etmek istiyordunuz.

ALİ ELVERDİ (Bursa) — Bakan, benim kitabım hakkında ve benden bahsettiler; bir tavzihte bulunacağım Sayın Başkan.

BAŞKAN — Bütçe müzakerelerinde esasında böyle bir usul ittihaz edilmemiştir Sayın Elverdi.

ALİ ELVERDİ (Bursa) — Yanlış anlaşılan bir husus var efendim.

BAŞKAN — Sayın Elverdi, lütfen yerinizden izah edin.

ALİ ELVERDİ (Bursa) — Önce, bu kitap, benim bir kitabım olarak basılmış ve kâr için satılmış bir kitap değildir; bunu arz ediyorum; benim bir konferansımdır. Sakarya’da verilirken teyp konmuştur, sesim teybe alınmış, bilahara tape edilmiş, kitap haline getirerek satmışlardır. Kitabın yalnız sözleri benimdir, ne hamuruyla, ne maddi hiçbir hususuyla hiçbir alakam yoktur.

İkinci husus: Bakan, bu kitapta bazı sivri görüşler olduğunu ileri sürdüler.

Bu kitap, bir görüş ve fikir kitabından ziyade, sadece Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu ortamı, nereden geldiğini, bu ortamın sebeplerinin ne olduğunu, 1919’lardan bugüne kadar gelmiş geçmiş komünist örgütleri, bu örgütlerin liderlerini, bunların neler yaptığını – ve bunların hepsi de hüküm giymiş kişilerdir – yani bazı kimselere sataşılmış gibi bir durum yoktur. Bu kitaptan 500 000’den fazla basılmış ve okunmuştur, bir tek tekzip de gelmemiştir; bunu arz ederim.

Yalnız, Sayın Bakanın bu kitabı okumadığı kanaatindeyim, tavsiye ederim okusunlar, bugünkü anarşinin ve yapılan terörizmin ülkeye nereden geldiğini öğrenmiş olurlar.

İBRAHİM AKDOĞAN (Kocaeli) — Sayın Başkan, ne biçim tavzih bu? Olmaz böyle şey.

BAŞKAN — Teşekkür ederim Sayın Elverdi. Tavzihtir efendim.

KÜLTÜR BAKANI AHMET TANER KIŞLALI (Devamla) — Sayın Başkanım, izin verirseniz, örneğin bu kitapta, bugünün Sayın Başbakanı hakkında çok ağır suçlamalar, ağır ifadeler vardır.

BAŞKAN — Buyurun Sayın Eşrefoğlu.

MUSTAFA EŞREFOĞLU (Kırşehir) — Sayın Başkanım, Sayın Bakandan soracağım soruların cevaplandırılmasını rica ediyorum.

  1. «Atatürk döneminin daha çok, özelliklerini savunma olanağı yoktur. Atatürk, çoğulcu demokrasiden taraf değildi. Atatürk’ün demokrasi tecrübeleri bir uydurukçadır» diyen, Atatürk düşmanı, Ordu düşmanı Mete Tuncay halen Kültür Bakanlığındaki görevini sürdürecek mi Sayın Bakanım?
  2. Moskova Havaalanında beklenen sanatçı kimdir? Niçin beklenmiştir? Neden, zamanında oraya ulaşamamıştır? Sayın Bakanın bundan haberi var mı?
  3. «İnsan insan» adlı balenin galasında Sayın eski Dışişleri Bakanı Haşan Esat Işık’ı rahatsız eden durum nedir?

«Sıkıyönetim yardımıyla sükûnet zor sağlanmış» denilmektedir; Sayın Bakanın yakınının dergisinde bu yazıyor. Neden, burada, sükûneti sağlanamamıştır?

MİT Müsteşarını rahatsız eden durum nedir?

  1. Türk kültürü, milli kültür – Cumhuriyet Halk Partililerin dediğiyle de söyleyelim – ulusal kültür sadece Türkiye’de yaşayan bugünkü 40 – 45 milyonun kültürü değildir. Yeryüzünde 80 devlet, 17 imparatorluk kuran, 4 bin yıllık maziye sahip olan muasır medeniyetler yaratan o koskoca büyük milletimizin kültürüdür.

Bu kültür sadece, Türkiye’de yaşayan Türklere hizmet midir, yoksa Türkiye sınırları dışında da yaşayan milletimizin, yani soydaşlarımızın da bu kültürden istifade etmeleri mümkün müdür? Biliyorsunuz Ankara’da, Fransız kültürü, Fransız Kültür Merkezi, Amerikan Kültür Merkezi vardır; demek ki, onlar Fransız, Amerikan kültürüne hizmet etmektedir. Ancak, bizim Sayın Kültür Bakanımız ve Bakanlık teşkilatı, Devletimizin, vatanımızın dışında yaşayan Türklere de kültür bakımından hizmet etmeyi düşünüyorlar mı?

BAŞKAN — Teşekkür ederim Sayın Eşrefoğlu.

KÜLTÜR BAKANI AHMET TANER KIŞLALI (Devamla) — Efendim, bazı sorular var ki, kültürle ilişkisini anlayamadım ve örneğin sıkıyönetim ve MİT’in kültürle ilişkisi nedir? Onu kavramakta çok zorluk çekiyorum; onun için yanıtlayamayacağım.

Son soruyu yanıtlayıp, öbürlerine yazılı yanıt vereceğim.

Sayın Eşrefoğlu hiç kuşku duymasınlar, biraz önceki konuşmamın içerisinde de, o anlama gelecek çok açık ifadeler vardı, eğer dikkatle dinledilerse.

Biz Türk kültürünün yalnız soydaşlarımızın bulunduğu başka ülkelerde de değil, zaman içerisinde yüzyıllar boyunca Türk kültürüyle alışveriş içerisinde bulunmuş ülkelere de etkin biçimde götürmenin hazırlıkları içindeyiz ve bunun geçmişte yapılmamış olmasını, biraz önce de değindiğim gibi, büyük bir eksiklik olarak kabul ediyoruz.

BAŞKAN — Teşekkür ederim Sayın Bakan.

Sayın Ak, buyurun efendim.

ALİ AK (İçel) — Sayın Başkanım aşağıdaki suallerimin Sayın Bakan tarafından cevaplandırılmasına delaletlerinizi saygıyla arz ederim.

SAMİ GÖKMEN (Muğla) — «Yanıtlanmasını» diyeceksiniz.

BAŞKAN — Buyurun, devam edin efendim.

Lütfen müdahale etmeyin.

ALİ AK (İçel) — Sayın Kültür Bakanı Kışlalı’nın basında çıkan beyanlarından, milliyetçi olduğunu söylediğini görüyoruz. Halbuki:

Orijinal Görsel

Yorum ekle

Yorum yaz

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: